15 Ocak 2012 Pazar

Orta Çağ Felsefesi Unite - 8 Francisco Suarez


  • Cizvitler hıristiyan dininin en etkili taikatlarından biridir 
  • Granada endülüs bölgesinde yer alan bir şehirdir. 
  • Francisco ortaçağın çok önemli bir kısmında buna paralel olarak pek çok filozofun üzerinde neredeyse anlaşmış olduğu konu varlığın (ens) tanımlanabilecek bir yapı olmadıığıdır. Bu kanaate varolmasındaki önemli neden varlığın en genel ve yalın bir kavrayış olmasıdır. 
  • Thomas Aquinas De Ente et Essentia (Varlık ve Öz hakkında) adlı önemli eserinde varlık hakkında şu belirlenimde bulunmaktaydı; Aristotoles'in Metafizik'İn beşinci kitabında dedigi gibi kendi başına varlığın iki anlamı olduğunu bilmek gerekir bir anlamıyla on kategoriye ayrılan varlık bir başka anlamıyla da önermelerdeki doğruluğu gösteren varlık. Bu iki anlam arasındaki fark şudur: ikincisinde kendisi hakkında olumlu bir önerme oluşturulabilen her şeye nesne bir kaşılığı olmasa bile varlık denir. Yoksunluklara ve degillemelere varlık denmesi işte bu anlamdadır. nitekim degillemenin bir karşıtı evetleme var ve göz körülük var deriz. Ama birinci anlama göre ancak gerçeklik alanında bir karşılığı olan şeye varlık denebilir bundan ötürü körlük ve buna benzeyen şeyler bu anlamda varlık degildir. Ne demek istiyosa artık.
  • Varlığın ikili ayrımı konusuna karşı çıkan anlayış ise duns scotus tarafından geliştirilmiştir. Dusn Scotus felsefesini takip edenlerin bulunduğu gruba gelenek içinde Scotistae adı verilmiştir. Bu grup Thomasçıların üzerinde durduğu ayrımı temel olarak benimsemişlerse de ayrımdaki özvaroluş çatışmasına azaltmayı tercih etmişler sorunu gerçeklikteki bir sorun olmak yerine daha çok biçimsel bir m konu olarak göreyi tercih etmişlerdir. Başka şekilde ifade edecek olursak onlara göre yaratılmış varlık gerçeklikte ancak formel olarak özden ayrı bir varoluş sergilemektedir. Dolayısıyla herhangi bir varolan kendi özüne ilişkin varolştan gerçekten ayrı degildir. Bu ikisi arasindaki fark bir tarz farkıdır.
  • Francisco basşlıbaşına bir metfizik incelmeyi kaleme alan ilk skolastik fizlozoftur.
  • Ondan önceki tüm skolastik filozoflar aristotoles'in metafizik adlı eserinin üzerine yorumlar kaleme alkmşlardır. 
  • Bu tür bir davranışın temel nedeni hemen heğsinin aristotoles'i gelmiş geçmiş ve gelecek filozoflar arasındaki en akllısı olarak kabul etmeleridir. 
  • MEtafizik bir bilimdir ve bu bilimin konusu veya nesnesi varlık olarak varlık şekilde ratif edilmektedir. (Ens qua ens)
  • Francisco gore eger metafizikççinin ilgi alanında hem maddi hemde maddi olmayan nesneler söz konsuysa o taktirde varlığın formek bir kavrayışının bulunması zorunludur. 
  • Thomas Aquinas'in gerçeklik alanında bir karşılığı olmayanın varlığından söz edemeyiz tarzındaki yaklaşım Franciscı tarafından kabul görmekz Ona greo varlık şuan da gerçeklik alanında yer almayıp bir zaman sonra yer alma potansiyeline sahip olanları da kapsamaktadır. Burada vurgulanması gereken öenmli bir özellik şudur. Francisco'ya gore aktüel varlık olası varlığın sadece belli bir durumunu ifade etmektedir. Başka kelimelerle dile getitecek olursa aktüel varlığın duruman bakarak bu durumun mümkün olanın sınırıfnı çizdiğini ileri sürmek anlamsız olacaktır. Bu yüzden francisco'ya gore gerçek varlığın aktüelleşmiş kısmından başka bir şey degildir. Bu duruma bir örnek vermek gerekirse insan akllı bir hayvan olarak hayvanların sınırlı belli bir durumunu işaret etmektedir. 
  • Öz dediğimiz şey gerçekten varolmadığını sürece bizimona o sanki vamrış gibi yönekmemiz söz konusu olamaz. 
  • Bütün bir ortaçapda ve dolaysıyla skolastik felsefede ayrım yapılmadan kabul gören şey öz ve varoluşun tanrı bir ve ayrı olduğu düşüncesidir. Bununla birlikte onun  yarattıklarının varolma sebebi doğrudan doğruya özleri değildir. DÜnyadaki bütün yaratılmış varlıkların varolma nedenleri onları tanrı'nın yaratımış olmasıdır. Varoluşları bizzat kendi özlerinden kaynaklanmadığı içide yaratılmış olanlara aynı zamanda zorunsuz varlıklar da denmektedir. Bunun karşısında yer alan tarnri ise biraz önce dile getirmiş olduğumuz gibi zorunlu bir varlık olarak anlaşılmalıdır. 
  • Öz varoluş arasındaki ilişki sorununda temelolarak üç ana anlayış ortaya çıkmaktadır. Bunlardan ilki Thomas Aquinas'in ikinci Duns Scatus'un görüşlerinin içermektedir. Üçüncü anlayış bir bakıma Suaresz 'in de benimsmiş olduğu yaklaşımdır. Buna göre öz ve varoluş gerçekten ayrılmış yapılar degildir. bunlar ayrılması haklarında ayrıymışlar gibi konusulmasınaın nedeni akuldadır. Başka bir şekilde ifade eilecek olursa varoluş ve özün ayrılması sadece düşüncede mümkündür. 
  • Suarez'e gore özün varolmak olan tek bir varlık vardır oda tanrıdır. Söz konusu olan skolastik felsefe olduğuna göre bu noktada tanrı kanıtlamasını tıpku Scatus'ta olduğu gibi ele almaktadır. Thomas Aquinas'ın yaptığı gibi kozmolojik bir kanıtlamaın uygun olmadığını düşünen Suarez'e gore dığa felsefsei içinde kalarak ve hareketi başlangıca koyarak tanrının varlığının kanıtlanmasına olanak yoktur. Bilindiği gibi Thomas Aquinas Beş yol adı verilen kanıtlamasınnın Francisco gore en zayıf tarafı her hareket ettireilen şeyin mutlaka bir başka şey hareket ettirildiği düşüncesiydi Ona göre böyle bir zorunluluk anlamsızdır. Etrafımızda pek çok şeyin kendi kendine hareket ettirdiğini görebiliriz dahasi gezegenlerde kaynağı kendilerinde olan bir hareketi sergilemektedir. Bu yüzden buradan hareketle tanrının varlığını kanıtlamak olanaksızdır. 
  • Herşey üretilmiştir. Bu ne yaman celiskidir deminden kanıtlanamaz demiyomuydun ibne françiz!.
  • Her üretilen bir başka şey yarafından üretilmiştir bu başka şeyde üretilmiş ise o zaman oda bir başka şey tarafından üretilmiştir Bu sonsuza kadar bu şekilde devam edemeyeceğinden br üreticinin en başta bunu bizzat kendi etki gücüyle gerçekleştirmesi gerekir. ÜRetilmemiş ama üreten yaratılamış ama yaratan varlığa bu şekilde ulaşabilirizi. 
  • Ona göre tanrı bir tanedir ve bunu da kanıtlamanın iki değişik biçimi bulunmaktadır. Bunlardan ilki pasteriori bir içeriğe sahiptir. Evrendeki herşeyin kendi içinde bir düzeni ve şeyler arasında da bir sıradüzeni bulunmaktdır Bunu idare eden bir güç olmalıdır ve bu da tanrı'dan başkası degildir. İkinci kabutlma da a priori nitelik taşır. Buna göre yukarıda da dile getirilen gibi tanrı evrendeki tek zorunlu varlıktır zira onun özü varolmaktır. Evrenin tümünde bu özelliği taşıyan ikinci bir varlığın bulunması olanaksız olduğundan tanrı tektir. 
  • Ona göre dogal yasa akılsal özellikleri olan yaratılmış bir varlıkta ezeli ebedi yasadan pay alma yoluyla ortaya çıkmaktadır. 
  • Auarez'e gore dogal yasa insandaki dpgru akıl olmakla birlikte yasa aklın degil iradenin bir eseridir. 
  • Öz varoluş arasındaki ayrımı ortaya koyması ve bunun sadece akılda ortaya çıktığını söylemsi onu elbette tümller tartışması içinde adçı kanata yaklaştırmaktadır. 
  • Francisco varlık terimini ikiye ayırarak anlamaya çalışır. Ens bazı durunlarda olmak fiilinin sıfat hali gibi kullanırlır bu türden kullanımıyla varlık varıolma eylemini sergiler bu durum aynı zamanda varoluş edimi anlamına da gelmektedir. Başka kelimelerle varlık gerçekten varolan anlamında düşünülür bunun dışında terim varlığa gelen veya varlıpğa gelebilecek olan özü işaret eder. yani bir gerçek özle birlikte olan şeyi anlatır. Dolayısıyla varlık sadece gerçekten varolanları degil fakat aynı zamanda varolsunlar veya olmasınlar kendinde gerçek varlıkları da içermektedir. bu ifadeden anlaşılması gerken varlık da mümkün varlıktır. 
özet olarak francisco nun ahval ve şeraitini hiç begenmedim. ben bu adamin soylediklerine calismayacagim bence sizde calismayin kafaniz gereksiz yere karışır. yinede çalışırsanız belki şirinleri de görebilirsiniz.

8 Ocak 2012 Pazar

Orta Çağ Felsefesi Unite - 7 Guillelmus De Ockham ve Nicolaus Cusanus

Guillelmus De Ockham
  • XIV. yuzyilin en etkili filozofu olan Ockham aynı zamanda en önemli mantıkçılardan birisidir. 
  • Incil daha sonrada Sententiae uzerine dersler verdi.
  • Ockham kendisinden önce neredeyse geneleneksel hale gelen tanrı kanıtlamaları ile tanrının nitelikleri konusunda Duns Scatus'un yaklaşımına karşıt bir tavır sergilemiştir. 
  • Aşagı yukarı Aristotolesçi bir çizgi üzerinde ilerleyen Ochgam'a göre akıl soyulama yaparak Tanrı'nın bilgsine ulaşamaz. Zira Aristotoles'te de olduğu gibi aklın birincil nesnesi maddi nesnelerin doğasi yani formdur.
  • Scatus Tanrı'yı mutlak üstün yetkin biricik ve sonsuz şeylerin etkin ve nihai nedeni olarak anlamıştır. Bununla birlikte OCkham'a gore insan aklı bu biçimde özellikle olan bir varlıkgı anlgılamak bakımından yetersizdir. CÜnki Tanri amddi bir nesne degildir.
  • Ockham Ordinatio II 9'da Tanrı'nın kendsine ve digerlerine yüklenebilir bazi ortak kavramlar sayesinde bizim tarafımızdan algılanabilecegi kabul etmektedir. Bu ne yaman celiski Ockham efendi!
  • Ockham Anselmus'un tersine Tanrı'ya ilişkin olarak insanda bulunan bir kavramın dolaysız bir şekilde ilahi özü yani Tanrı'ın özünü degil fakat onunla ilgili insandaki zihinsel temsilleri içerdigini düşünmektedir. Bu temsiller elbette dogrudan dogruya Tanrı'dan hareketle elde edilen kavramlar olmadıklarından bunların ilahi özü yeterince yansıtmadıkları açıktır.
  • Ockham'ın Duns Scatus'u tanrı anlayışı konusunda eleştirdiğini dile getimiştik. Bu eleştiri temel olarak şu şekilde oluşmaktadır: Ockham' gore Duns Scotus'un yapmaya calistigi sey kanitlma ortaya koyarken geriye dogru gitmektir. Bu geriye dogru gidiş belli bir benzerligin biribirini takip etmesinden baska birsey degildir. Bununla birlikte bütün bu dizinin içinde yeralan bireyselliklerin hepsinin birden nedeni olarak düşünülen etkileyici neden bu dizinin dışındadır. Başka kelimelerle dile getirecek olursak Scatus'un burada yaptığı şey bir kanıtlamada geri doğru giderken dizinin dışından bir şeyin o diziye etkilediğini ileri sürmektir. 
  • Ockhama gore ilkin ilahi sifiatlar ilahi yetkinligin bizzat kendisidir ve bundan dolayi da Tanrı'dan bütünüyle ayrılamaz bir yapı oraytya koymaktadirlar. Bu ilk anlamıyla tailahi sifatlarin Tanrı'da olduklarını söylemek doğru olmaz. Ockhama gore bunlar Tanrnın kendisidir. Bir diger anlamıyla ilhai sıfatlar tanr'ya yüklemlenebilen yüklemler imlerdir. Bu durumlarıyla ilahi sifatlarin kavramlar olarak düşünülmesi ve bizzat kendilerini yetkinleştiren özellikler olduklarını söylemek daha doğru olacaktır. 
  • Ockham bu ikinci türden ilahi sıfatların da gene üç farklı kategorde degerlendirilebileceğini düşünmektedir. Bu sıfatların bazıları ilahi özü mylak bir şekilde ve olumlu olarak imlemektedir. Bu gruptaki sifatlara akıl ve irade örnekleri verilebilir. Öteki kategori altinda  anilan sifatlar sadece ilahi özü degil fakat anı zamanda baska bir şeyin çağrıştırmaktadır. Bu türden sifatlara örnek olarak Yaratan ve Yaratıcı verilebilir. Son olarak olumsuzluk ifade eden sifatlar gelmektedir. Bunlar her ne kadar şeklen olumsuz iselerde amlamca olumlu bir özellik göstermektedirler. Butürden sıfatların hepsi birer kavram olmaları itibariyla birbirlerinden ayrıdır. Bu sıfatlarbizim tanrı hakkında konuşmamıza yardımcı olmaktadır ve hepsi deilahi özü işaret etmektedir.
  • Ona gore bilgi ikiye ayrılmaktadir Bileşik bilgi ve bileşik olmayan bilgi.
    • Bileşik olmayan bigiye ornek olarak Sokrates, İnsan ve ya beyaz verilebilir 
    • Birşik olan bilgiye ornek olarak Sokrates beyaz bir insandir ifadesinde olduğu gibi reimlerden oluşan bir önerme verilebilir. 
  • O halde bileşik bilgi bir önermenin bilgisidir 
  • Bileşik olmayan bilgi kendi içinde ikiye ayrılır
    • Sezgisel bilgi
    • Soyutlayıcı bilgi
  • Dogal bilgi dedigimiz bilginin olusmasi icin iki kanal bulunmaktadir Bunlardan ilki fiziksel yani duyulanabilir nesnelerin sezgisi ikincisi ise iskolojik etkinligin sezgisidir. 
  • Herhangi bir şeyin sezgisel bilgisi o şein varolup olmadığına ilişkin bilgi verir öyleki eger o şey varsa o zaman aklımız hemen şeyin varolduğuna dair bir yargıda bulunur ve apaçık bi eşekilde oşeyin var olduğunu bilir. Bireysel varoluşların tümü zihin dışında bulunmaktadır. Ortaçapda Thomas Aquinas ve Duns Scotus gibi kendisinden önce gelen düşünürlerin ortalama bir gerçekçilik izlediğini söyleyen Ockham'ın tümeller konusunda Porphyrios Osagoge'desorduğu sorular şu yanıtları verir.
    • Cinsler ve türler zihin dısında bulunamamaktadır onlar sadece zihindedir çünki onlar zihin tarafından şekillendirilmiş olan yönelimler ta da kavramlardır onlar şekilde im imledigi degidir. .......................................
  • Ockham tümellerin adlar veya terimlerden özdeş olduklarını savunmaktaydı. Ona gore teimler üç farklı biçimde olabilirler 
    • Zihinsel
    • Sözlü 
    • Yazılı
  • Terimler bir önermenin unsurlarıdır ve her bir terim zihinsel bir nesneyi işaret eder. Dil denilen şey kavramlara dayanan ve insanlar arasında ki uzlaşıma dayalı imlerden oluşan bir sistemdir. 
  • Terimleri iki ana kısımda  degerlendirebiliriz. 
    • Kategorematik terimler 
    • Sünkategorematik teimler.
  • Her kuğu beyazdır önermesindeki kugu ve beyaz kelimleri dogal veya uzlaşımsal bir şikilde bellibir nesneyi işaret etmektedir. Bundan dolayı bu tüden kelimelere kategorematik terimler denir. Bunlara aynı zamanda önermenin maddi özellikleri de denebilir. "Her" ve "dır" türünden kelimeler ise sadece kategorematik terimlerle ilgileri baglamında belli bir anlama sahip olabilirler. Bu yüzden bunlara sünkategorematik denir. 
  • Ockham ozellikle dil ve mantık konusunda son derecede geniş bir ufka sahiptir Onun bu dilsel ve mantıksal örgüde en önemli yere sahip olan terimlerle ilgili olarak brada dile getirilebilecekbir başka düşüncesi de "suppositio" anlayışıdır. En basit anlatımıyla sadece bir önerme içinde kullanıldığında bir yerime ait olan özelliktir. İnsan koşuyor ifadesinde insan terimi belli bir bireysel insanın yerine durmaktadır ve bu da bir kişisel suppositio örnegidir. Bununla birlikte insan bir türdür ifadesinde insan terimi basitçe kavramı işaret etmektedir ve bu da yalın suppositio olur. Bunun yanı sıra terim ne tür ne de akıllı bir canlı yerine geçmiyorsa yani insan yeriminde beş harf vardır ifadesindeki insan da maddi suppositio olarak anlaşılmadır. 
  • Ockham aynı konuda yalın ve karmaşık açıklamalarla karşı karşıya kaldığımızda bunlar aynı açıklama düzeyine sahip oldukları sürece daima yalın açıklamaları yeğlememiz gerktiğini savunmaktadır. Bu tarzda bir davranış aracılıyğla Ockham sahte açıklamalarınönünü kesmekte ve açıklamaya ferçekten katkı sağlama yetenegi olmayan unsurerı eleme yolunu tercih etmektedir. Bu yaklasıma fesefe tariginde Ochgam Usturası adı verilmiştir. 
  • Ockham gore aklak aklın ve baska zihinsel kosulların dikte etmesi sonucunda belirlenen iradenin gucunu uyhun dusen insani eylem bicimidir. Bu davranısların eylem tarzlarinin tek amaci iyiliktir. İylik herhangi bir seyin olmasi gerektigi gibi olmasidir. 
  • Bir baltanin bir agaci kesmesi onun kendine ilişkin işlevini yerine getirmesi dolayısıyla da iyi bir şey yapmasi anlamına gelmektedir Benzer bicimde fizik dünyadaki varolanları hepsi birden tanrı'ın iradesine upuygun bir sekilde varolduklarından onların hepsi birden hem iyidir hem de iyiyi arzulamaktadır.
  • Dünyadaki hersey elbette Tanrı'nın iradesine uygun bir sekilde yaratılmıstır. 
  • Tanrıyı algılayamaz çünkü tanrıo maddi bir nesne degildir. Ama tanrı dışındaki şeylerden soyutlamalar yaparak bir tanrı kavramı elde edilebilir. 
  • Ockham'a gore dünyadaki varolanların varolışlarını koruyan bir koruyucu nedenden söz edilebilir. Tanrı bu tür bir koruyucu olduğunu söylemek üretici olduğunu söylemekten daha ikna edicidir. Orckham'a gore semavi cisimlerin dünya üzerindeki etkilerini tecrube edilebilir. ama tanrı etkilerini tecrube etmek mümkün degildir. Ama tanrı ilahi sıfatlarını kullarak onun hakkında bilgi edinmek mümkündür.
Nicolas Cusanus
  • Ortaçağın son filozofu olarak tanıtırken bazılarda adcılık ile Yeniplatınculuğu o güne kadar denenmemiş bir tarzda birbirine baglayan kaynaştıran bir dahi olarak kabul etmektedir. Bazı yazılarda onunla ilgili şu çarpıcı soruda dile getirilmektedir. Antiklerin sonuncusu muydu yoksa modernlerin ilki mi?
  • Nicolas Casanus on besinci yuzyulun en parlak dusunuru olmakla kalmaz aynı zamanda kilise devlet adamı matematikçi kanun yapıcı ve diplomat olarak da one cikan bir isimdir. Bu yüzden pek çok farklı alanda çok sayıda yapıt ortaya çıkarmış birisidir. 
  • De Docta Ignoratia adlı yapıt esas itibariyle üç ana kitaptan oluşmuştur. 
    • Birinci kitap maximum absolutus (Mutlak sınırısızlık) veya Tanrı ile ilgilidir. 
    • İkinci kitap sınırsız kendini açması sonucunda ortaya çıkan evreni ele almaktadır. 
    • Üçüncü kitap ise daha çok ilahiyat konusularına egilmete ve isa ile ilgili bir sorgulama gerçekleştirmektedir. Biraz önce belirttiğimiz gibi ilk kitaptaki masimus Tanrıdır. 
  • Maximus her şey oldugundan onu aşabilecek onun sınırlarının ötesinde varolma imkanı bulabilecek herhangi bir varoluştan söz etmek mümkün degildir. Dolaysıyla yapıttaki ana konu Maksimus'un evrendeki varoluş ile olan ilgisi ve bu ilginin bilinip bilinemeyecegi sorunudur. Baskakelimelerle dile getirecek olursa Casanus bu yatında hakikat Tanrı ve insan arasındaki ilişkiyi degerlendirmektedir. 
  • Eskilerin bu kadar kuvvetli bir şekildedikle getirdiklerinden sonra Casanus'a gore bzimde ilk iş olarak cehaletimizi bilmemiz gerekir başka şekilde dile getirecek olursak Casanus artik sıranın bilmediğiimizi bilemeye geldiği söylemektedir. Şayet cahaletimize ilişkin bilgimizi bütünüyle elde edebileirsek o zaman çğrenişmiş cehalet denilen duruma yükselmemiz işten bile olmayacaktır. Böylelikl einsanlar bilgisizliklerini ne kadar fazla belirlerse o kadar fazla öğrenecekleri şey olduğunu farkedeceklerdir. 
  • Casanus en yüksek derecedeki cehaleti öğrenme ile ilgileneceğini söyler bu da sınırsızın kavranışı ile ilgili olduğundan ona maksimus adını verir. Maksimus kendisinden daha büyüğü olamayan demektir. 
  • Insanin tanriyi tanimasi Isa'nin vahyi araciliyla gerceklesmektedir. Evrende çeşişkilerin birliginden kaynaklanan bir uyum vardır. Evrenin bir sınır çevresi olmamakla birlikte sınırsız da degildir. Evrenin bir sınırlayıcı çevresin bulunmadığından merkezi yoktur.Dünya da diger gök cisimleri gibi hareket eder. En öenmli saptamalarından biri de hareket  ile mekan arasinda izleyen açısından göreli bir ilişki oldugudur. 

7 Ocak 2012 Cumartesi

Açık Öğretim Fakültesi Felsefe Bölümü 2. Sınıf Final Bütünleme Soru ve Cevapları

http://dl.dropbox.com/u/12640072/files/aof-felsefe-2-sinif-gecmis-donum-final-butunleme-sorulari.rar
adresi üzerinden geçmiş yıllara ait Açık Öğretim Fakültesi Felsefe Bölümü 2. sınıf final bütünleme soru ve cevaplarına ulaşabilirsiniz. 2006 ila 2011 yillari arasi sinav sorulardır içersinde bulunan dersler soyle:

  • Antropoloji
  • Epistemoloji
  • Atatürk İlkeleri ve İnkilap Tarihi
  • Felsefe
  • Metafizik
  • Ortaçağ Felsfesi
  • Yurtdaşlık ve Çevre Bilgisi
Burada tüm dersleri ayrı ayri derleyip paylaşıma sunan hedefaof.com adresine tesekkur etmek gerekir. 


4 Ocak 2012 Çarşamba

Orta Çağ Felsefesi Unite -6 Latin Ibn Rüştücülüğü ve Ioannes Duns Scatus

LATIN IBN RUSDCULUGU

  • Ortaçağ onu Aristotoles'İn en iyiyorumcusu olarak kabul etmiş ve kendisine "Commentator" yani Yorumcu unvanını layık gormustur. Ibn Rüşd'ün bu ekisi elbette tesadüf degildir.
  • Agostine Nifo 1500 yili civarinda yazmis oldugu bir yazida kendisini İbn RÜşdcülüğün kurucusu olarak anmaktadir.
SIGERUS BRABANT
  • Aristotoles'in Ibn Rüşd agirlikli yorumlarını okuyuo öğrtmiş metafizifinde Aristotolesçi ve Yeniplatoncu öğeleri kaynaştırmıştır.
  • Oda aristo gibi metafiziği varlık olarak varlığın bilgisi olarak görmüş şeylerde varlık ve var olma potansiyeli olmak üzere iki yön bulunduğunu savnumuştur. 
  • Ona göre Tanrı ilk varlık ve bütün şeylerin ilk nedenidir. Ama bir büyün olarak evren evrende yer alan türler ve insan tanrı tarafından yaratılmamış ezeli ebedi şeylerdir. Ay altı dünyada olumsallık hülüm sürer vebu olumsallı maddeden kaynaklnır tanrı bile gelecekteki olumsal olaylari bilemez. Ay altı alemde hiçbirşey kesin ve zorunlu degildir. 
BOETHIUS DACUS
  • Boethius Dacus bazılarina gore cağini asan tarzda adci (nominalist) bir anlayışa sahiptir. Ona göre varolmayan şeyler hakkında doğru önermeler kurmak olanasıdır.
  • Farklı türden bilimlerin kendi alanları içinde bağımsız bir şekilde uğraş vermelerigerektiğini savunan Boethius Dacus'a gore birkac bilim soz konusudur. Bunlardan bir tanesi fizik ve doğa bilimidir. Fizigin uğraş alanı doğanın kendisidir. Doğa yani Eskiçağ Felsefesindeki physis varolanların kendisine araştırma konusu olarak alır. 
  • Adcıdır.
  • Dünyanin yoktan ve sonradan yaratıldığı tezinin bilimsel bakımdan kanılanamayacağını savunmutur. bilimin sınırlarını belirlemek konusunda hassar bir tutum sergilemiş. 
  • Bilimi akısal ilkeler bağlamında biçimkendirmiş ve aklın ilkelerini vahyin hakikatlerinden öneli görmüştür. 
  • Başlıca bilimlerden biri olarak gördüğü fizğin yaratılışı inceleme konusu edinemeyeceğini ama metefizik bakımdan ve akılsal araçlar kullanılarak bir ilk nedenin varlığının ortaya konabileceğini savunmuştur. Akıl ve iman ya da felsefe ile ilahiyat arasina kesin bir ayrım koymuş ama bu alanların her ikisinin de kendi sinirlari içinde kalmak kaydıyla doğru yargılar üretebileceğni savunmuştr. Onun bu görüşü bazılarınca çifte hakikat öpğretisi olarak adlandırılmıştır. 
IOHANNES DUNS SCOTUS
  • Duns Scatus ozellikle metafizik alanındaki düşünceleriyle kendisinden sonra gelen düşünce insanlarını etkilemiştir. Duns Sacatus da Thomas Aquinas gibi bir ilahiyatçı olmasına ve onunla aynı imanı paylaşmasına rağmen özellikle varlık olanındaki felsefi düşünceleriyle Thomas Aquinas'tan deri biçimde ayrılmaktadır. Bu yüzden Scatusçuluğun Thomasçılıktan farklı bir alanda varolduğunu belirtmek gerekir. 
  • Büyün Ortaçağ filozoflarının kabul ettiği Aristotolesçi bilgi anlayışın genel anlamda Duns Scotus' da kabul etmektedir. Bu genel anlayışa göre bütün bilgimiz duyulardan kaynaklanmaktadır. Duyularımız aracılığıyla elde ettiğimiz imagelerdeki maddi unsurlar etkin akıl tarafından soyutlanmaktadır. Soyutlanma aracılığıyla ortaya çıkan anlaşılabilir nesneler edilgin akılda yer almaktadır.Bu anlaşılabilir nesnelerin tümü de bilinen nesneleri temsil yetenege sahiptir 
  • Duns Scatus'un kabul etmiş olduğu bir başka özellikte insan aklının doğuştan Tabula Rasa olmasıdır. Bununla birlikte aklın sezgisel ve soyulayıcı yönü üzerinde daha fazla durmaktadır.
  • Duns Scatus'a gore insanin en yüksek güçleri onun aklı ve iradesidir. 
  • Duns Scatus akulda etkin ve edilgin olarak iki kısım olduğunu kabul etmektedir. Bununla birlikte bu kusumların bilgi elde etmek konusundaki işlevleri tamamen Duns Scıtus'a ozgu bir içerik taşımaktadır. Etkin aklın Thomas Aqıinas'ta olduğu gibi duyu imgeleri üzerine egilerek bir soyulama işlemine girişmesine gerek yoktur.Akıl dığrudan doğruya duyulanabilir nesneyee yönelmekte ve o nesnedeki anlaşılabilirlikten tümel kavramlar ortayaçıkarmaktadır. 
  • Duns Scatus'un da ilgilendiği öenmli soru şudur: Acaba nesnesi varolmadığı halde sezgisel bilgi mümkünmüdür? Duns Scatus'a gore bu soruya olumlu cevap verenler bir şekilde süğheciliği desteklemektedirler. Zira alguladığımız nesnelerin gerçekten varolup olmadıklarını kesin bir şekilde bilmenin olanaksızlığı o nesnelerin bilgsine ilişkin ciddi bir sorgulamayı da beraberinde getirmektedir. 
  • Duns Scatus Ganvado'nun düşüncelerine karşı çıkmış. n agöre en azından üç alanda ilahi aydınlanma olmaksızın şeylerin bilgisindeki doğruluk kesin bir şekilde elde edilebilir. Henricus de Gandavo ile olan tartışmasında belirtmiş olduğu 3 alan sunlardır:
    • İlk ilkeler be onlardan çikartilan hersey ilk ilkelere ornek olarak varlık vardır veya parca bütünden küçüktür gibi doğruluğundan kesin olarak emin olduğumuz ifadeleri verebiliriz. Bu türden ifadeler Scatus' a gore mantıksal işlemler aracılığıyla ortaya çıkmaktadır ve bilimsel içerikteki önermeler bu türden ilkeleri kendsine dayanak yaparak biçimlenmektedir.
    • Bla bla diye gitmiş yazmaya üşendim burayı yazmak isteyen olursa veya yorumlayan felan işte alta yorum bırakırsaniz düzenleyebiliriz.
  • Duns Scotus'tan önce ORtaçap Felsefesi tarihinde gördüğümüz en önemli tanrı kanıtlamaları Anselmus(Ontolojik) ile Thomas Aquinas'in (Kozmolojik) tanrı kanıtlamalarıdır. Thomas Aquinas Tanrı'nın varoluşunun etkilerinden hareketle bu etkilerin nedeni olan o'na ulaşmaya çalışmış kanıtlamasına temel olarak bu anlayış üzerine temellendirmiştir. Scotus'ta Thomas Aquinas'la bu başlangıç noktasinda hemfikirdir. Bununla birlikte Duns Scatus Thomas Aquinas'in etkilerin görünür olduğu alan olan duyulanabilri alanı ve duyu tercrubesine konu olan olguları tercih etmesine eleştirir. Scotus etkisini fizik dünya üzerinde gösteren biretkin varlk olarak tanrının ispati için başka bir yola başvurmuş ve etkin nedenin varlığının ispati için metafizik bir hakikati terci etmiştir. Ve su yaftayi yapistirmis bir eserinde bazivarolanlar üretilebilirdir. 
  • Duns Scatus'a gore iki tür iylikten söz etmek mümkündür. Bunlardan birincil olanı şeylerin doğal düzenine göre degil fakat doğru aklın buyruklarına göre biçimlendirmiş belirlenmiş olan nesneye yönelmiş olan iradeye bağlı eylemin kendsine ait olan bir iyilik türüdür. Sözgelimi hırsızılık veya adam öldürme bu doğru akla aykırı düşecek eylemlerdendir. Dolayısıyla Kutsal kitapta dile getirilen emirler yasaklar da bu doğru akla uygun buyruklar kapsamındadır. bundan dolayı insanlarin birincil derecede yerine getirmek zorunda oldukları buyruklar bunlardır. Bu buruklara itaat tarzındaki insan eylemleri özgür iradenin yerine getirdiği davranışın hedefindeki ahlaki iyiliğin akıtüelliğini sağlamaktadir. İkincil tarzda iylik ise davranışın biçimlendirilmesi esnasında yer ve zaman gibi çevresel koşılların dikkate alınması sonucunda ortaya çıkan hedefteki iyiliktir. Bu tarz iyilik dolayısıyla öncelikliolarak amacına ön planda tutmaktadır. Tanruı sevgisi tanrıyi sevmek nihai bir amaç olmasi bakimindan insanin en yüksek eylemini oluşturur. Tanrı bir hedef olarak seçildiğinde doğru akla aykırı olabilecek hiçbirşey olmayacaktır. Bundan dolayı iradenin insanı bütün özellikleriyle kendisine yönlendireceği nihai amaç tanrıdır. 
  • Duns Scatus doğru aklına ortaya çıktığı yerin Tanrı'nın iradesinde biçimlenen doğal yasa olduğunu düşünmektedir. Ona göre İlahi irade iyinin nedenidir. bu durumun böyle olmasınaın nedeni Tanrı'nın bir şeyin iyi olmasını istemesidir. 
  • Latin ibn rüşdcülüğü ibn rüşd etkisindeki latin filozoflarin ortaya koydukları birdüşünce hareketidir. Genel paris universitesine konuşlanmışlar. 
  • aklın yolunu izlemeye çalışırlar. ve bu düşüncefelsefenin ilahiyatla olan bin yillik birlikteliğinin sonu anlamına gelmekte ve onu bagimsiz bir disiplin olarak tanimaktataydi. Aristotoles felsefesinin yorumlanışındaki dini etkileri gidermeye çalışmışlardır.İlahiyatla çakışmamaya özen göstermişlerdir. Bu görüsleri benimseyenlerse Sigerus de Brabant ve Boethius Dacus'un görüşlerinde temsilini buldu. 
  • İnsanin en yüksek güçleri akıl veiradedir. Akıl etkin ve edilgin olarak ikiye ayrılır.
  • Etkin akil Aquinas'in savunduğunun yerisne doğrudan duyulanabilirlikten tümel kavramlar ortaya çıkarır. Duns Scotus'a gore segizel bilgi gerçeklik alanındaki gerçek şeylerin bilgisidir. Soyulayıcı bilgi ise gerçeklik dünyasında bulunmayan soyulamalarla iglili de olabilir.
  • Scotus en az üç alanda aklın kesin bilgi elde edebileceğini savunmuştur 
    • İlk ilkeler ve onlardan çıakrtılan herşey 
    • Gözlemlenebilir şeylerdeki düzenlilikten yola çıkılarak varolan yasalar.
    • Kendimize ait eylemlerimiz 
  • Duns Scotus Tanrı kanıtlamasın da bilgi öğretisne paralel birçizgi izlmiş ve posteriori bir tanri kanıtı ortaya koymuştur. Yani etkilerden nedenlere ilerlemiş önce Tanrının evrendeki etkilerini inceleyip oradan bu etkilerin nedeni olan Tanrıya ulaşmıştır. Tanrı evrenki tüm üretimlerin ilki olarak ilk üretendir 
  • Duns Scotus'un ahlak anlayışı irade konusunda ki düşünceleiretrafında şekilleniştir. İradenin akıldan biçimsel olarak ayrı olduğunu akıldan yüksek bir yeti olduğunu ileri sürmüştür. İrade akıl tarafından bilinen nesnesine özgür bir şekilde seçtiği sürece akılsaldır. 
  • İyi olmak varolanların bi özelligidir hedeftir. 
  • Yani ahlakilik akıl ve özgürlük üzerine kurulur.
  • Scatus doğru aklın ortaya çıktığı yerin Tanrının iradesinde biçimlenen doğal yasa olduğunu düşünür. Sınırlı irade den kaçınmayı emreder çünkü sinirli insan varoluşsal anlamda sinirsiz yaratıcısının buyruklarıyla kuşatılmış durumdadır.

1 Ocak 2012 Pazar

Orta Çağ Felsefesi Unite 5 - Rogerus Baco, Bonaventura, Albertus Magnus

Regurus Baco:

  • Bacon genellikle 17. yüzyıl düşnürü olan Fracis Bacon ile karıştırılır. ,Ozellikle Rebertus Grossetesta'nın çalışmalarının etkisi altında kalmoş ve çalışmalarına yogun bir biçimde bilimsel alanda sürdürmeye devam etmiştir.
  • Onemli eserlerinden biri olan Opus Majus'tur, Eser  o donemin hiristiyan dinin egitimi konusunda ki reform çalışmaları için büyük bir ümit olarak algılanmıştır.
  • Paris universitesinde vermis oldugu Aristotoles dersleri ile bir yerde Thomas Aquinas'in öncülüğünü yapmıştır.Kendisiyle farklı alanalardan olsalarda Aquinas'in bazi konularda ondan etkilenmiş oldugunu söylemek gerekir.
  • Baconun düşüncelerini olumlu yonde etkileyen isimlerden biri ünlü İslam flozofu İbnü'l Heysemdir.
  • Kelamdan felsefeye geçişi gerçekleştiren ilk islam filozofu olarak kabul edilen Kindi'nin etkisinde kalan İbnü'l Heysem Regurus Baco'yu optik çalışmaları araciliyla etkileşmiştir.
  • Baco'yu etkilemiş isimlerden bir başkası da Secretum Secretorum adli eseri kaleme aldıgına inanılan Sahte Aristotoles'tir. 
  • Baco Aristotoles ve Seneca'dan da etkilenmiştir.
  • Regorus Baco'nun top astroloji ve optik alanında kaleme aldığı yapıtları kendisini on yedinci yüzyılda meşhur etmiştir. 
  • En onemli eseri denildigi gibi Opus Majus'tur. 1733 te Londra'da basılmış.
  • Opus Majus isimli seerinin hemen başlarında gerek eski düşünülerin gerekse kendi çapındaki düşünülerin yanlışlarının başlıca dört nedene dayandığını iddia etmektedir
    • Degeri olmayan otoriteye teslimiyet 
    • Gelenegin etkisi
    • Yaygın önyargılar
    • Bilginin gösterişli teşhiri ile bilgisizligin gizlenmesi
  • Baconun bu saptamadan hareketle ortaya koyduğu eleştiri kendi çağının koşullari içinde degerlendirilmelidir. Aksi taktirde kendisini gene bir eleştirel filozof olan kat ile aynı kefeye koyanlar çıkabilir, bu da bir yanılgı ıretir. Oysa ortaya koyduğu eleştiri esas itibariyle eski tip ilahiyat egitiminin dogurduğu sakıncalara dikkat çekmek amacını taşır. Aslında Rogerus Baco daha sonraları Thomas Aquinas'ın da yapmış olduğu gibi Arap bilim insanlari ve Hiristiyan inancına uymadığı gerekçesiyle suçlanan Aristotolesçi öğreti ile akısallaştırılmış olan Aristotolesçi öğreti arasındaki köprüyü kurmaya çalışmaktadır.
  • Rogerus Baco'ya gore felsefi konularda yazı yazabilmek için mutlaka bilimlerden haberdar olmak gerekmekteydi. Yanlis yonlendirmeler arasinda ona gore Aristotoles İbn Sina ve İbn Rüşd' te bu tarzda ciddi sayılabilecek yanlışlarda bulunmaktadı. 
  • Bilim insanları herşeyden once düşüncelerini türettikleri kaynagin saglam bir kaynak olup olmadığını araştırmalıdır. bu araştırmaları yaparken de gelenegin bitiktirdiklerine degil fakat aklın kurallarına uyum gösterilmelidir. Aklın kurallarından anlamamız gerekeni de ancak bilgelik bilgece düşünce bulabiliriz. yoksa toplumun kemikleşmiş onyargıları ile degil. 
  • Regorus Bacoya gore insanlarin çogunluğu bir şeyin dogru olduna inanıyorsa bu olasılıkla yanlıştır.Zira topluluklar bilgeliğe giden yoldaki en kötü rehberlerdir.
  • Matematik tarihin başlangıcında yüksek erdeme sahip olan insalar tarafından keşfedilmiştir. Matematigi bilmeyen insanlarin dili de düzgün biçimde bilmelerine imkan yoktur.
  • Regorus Baco'ya gore o donemin dili olan latinca ile matematik arasinda yakin bir işiki bulunmaktaydı. 
  • Matematik hakkında herhangi bir bilgisi olmayanlarin ne öteki bilimlerle (dil) nede dunyayı oluşturan ilişkilerle düzgün bi r iletişimi olabilir. Bunların hepsinin ötesinde Regerus Baco'ya gore matematigi bilmeyenler bizzat kendi cehaletlerinin de farkına varamayacaklar bu durmun ötesinde gelmek için herhangi bir girişimde bulunmayacaklardır. 
  • Burada Aristotolesçi anlayışı takip eden Baco için matematigi bir kere kavradıktan ve onu öteki bilimlerde de düzgün şekilde uyguladiktan sonra insan herhangi bir hataya düşmeksizin kolayca ve etkili bir şekilde her şeyi bilebilir. 
  • Ahlak felsefesi denilen bilim kendi kendisi komşusu ve tanrı ile olan bütün ilişkilerini denetlyen ve ona bu yolda rehberlik eden bir bilimdir. Dolayısıyla ahlak insanin mutlulugu ve  selameti ile ilgildir. 
  • Ahlak felsefesinin bu pratik amacı onu bilimler arasında en asil konuma oturtur. Zira bütün soekülatif felsefe bizzat amacı için ahlak felsefesine sahiptir.
  • Rogerus Baco için felsefe bilgelik yolunda insanin bir araç gibi kullandığı aklı incelikli bir hale dçnüştüren akademik bir ugrastir. Bilgelik aslinda ilkece peygamberlere ve kilisenin üst düzey insanlarına verilmiştişr. 
  • Dinin tepesinde yer alan bu insanlardan dolayı da ilahiyatin büyün bilimleri kuşatan tümel bir erdem olarak kabul edilmesi gerekmektedir.
  • Bu tümel erdemin bütün olarak Tanrın'ın kendisinde bulundugu ve onun sayesinde insanlara vahvedildini düşüne Baco efendi ilahiyatın gölgesi altında verilmesi gereken ahlak ve egitimin böyle tümel bir erdemin biçimlendirdigi bir tümel toplum yaratacagini ileri sürmekteydi.
  • Rogerus Baco çağdaşlarına ve kendisinden önceki düşünürlere yaptığı eleştirilerle öne çıkmış yanlış yapmanin dört nedenini sıralamştır bu sebeple yukarıda var. 
  • Bilim insanları her şeyden önce düşüncelerini türettikleri kaynağın sağlam olup olmadığını araştırmalı bunuda aklın kurallarına uygun olarak yapmalıdırlar. 
  • Matematik bu bilimlerin temelini oluşturur. Matematiksiz hiç birşey olmaz gibi şeyler söylemiş.
Bonaventura
  • Paris universitesinde Alexander Haliensis'in danışmalığını ve idaresinde egitimine devam etti. Heliensis'in onu üzerindeki etkisi büyük olmuş kensine baba ve üstat demiştir.
  • Platon'un yaşadığı dönemde yartılış gibi bir düşünce henüz yeterince olgunlaşmamış bir düşünceydi ve genel genel kaat yoktan hiçbirşey varolamaz yaklaşımıydı. Bununla birlikte vahiy dininin yaratılış ile ilgili söylediklerinin akılsalaşmaştırılması görevi Platon felsefesine verilmiştir. Ne demek istiyorsa hayvan!
  • Ortaçag filozoflarının en fazla zorlayan görüşlerinden birini evren hakkında dile getirmiş ve evrenin ezeli ebedi bir şekilde varolduğu ileri sürmüştür.
  • Evrenin ezeli ebediliği dolayısıyla yoktan varolmadığı düşüncesine karşı şu argümanları ileri sürmüştür. 
    • Eger Dünyanın zamansal bir başlangıcı olmasaydı sonsuzca bir zaman geçip gitmiş olurdu. Gene de her bir gün dünyanın zamansal süresine bir ünite eklemektedir. Bununla birlikte sonsuz olan bir şeye bir bişey eklemek imkansızdır. Dolayısıyla dünyanın ezeli ebediliği artırılabilen sonsuzluğu varsaymaktadır. bu saçmadır.
    • Eger dünyanın bir başlangıcı yoksa gök cisimlerinin sonsuz sayıdaki devinimleri çoktan olup bitmiş demektir. Oysa bu açıkça imkansızdır. Çünkü sonsuz bir dizi yol katedemez. Zamanda başlangıcı olmayan bir dünya kabulunde şimdi erişilmemiş olan bir zamandır
    • Eger dünya ezeli ebedi olsaydı insanların her zaman varolmuş olmaları dolayısıyla sonsuz sayıda ölümsüz ruhun olması gerekirdi. Fakat aynı anda sonsuz sayıda şeyin tümünün birden varolması imkansızdır.
  • Maddi olanların başlangıcnın olmadığı tezini bu şekilde reddeden Bonaventura herşeyin bizzat kendi nedeni olarak Tanrı tarafından yaratıldığını ielri sürmüştür. Ona göre evrenin tümü zaman içinde meydana getirilmiştir ve bu varoluş hiçlikten ortaya çıkmıştır. Bu türden bir tokran varolmanın nedeni tek üstün ve ölçülemez olan bir ilkedir Bu ilke maddi olan şeylerin tümünü aşkın kendi kendine yeten ve yalınlığı içinde varolan bir varlık yani Tanrıdır.
  • Ona göre ışık dört değişik biçimde anlaşışmalıdır. Bu göre mekanik yetinin ışıgı olan dışsal ışık sanat ve zaatları aydınlatır. Buna mekanik yeti denmektedir.zira sanat ve zanaatlar insanın dışındadırlar ve cisim ya da cisimlere gereksinim duymaktadirlar.  İkinci türden ışık aşagı ışık türüdür. duyu algısını harekete geçirir ve dogal formlarla ilgilidir. Üçüncü ışık türü ise içsel ışıktır ve ve zihinsel hakikatleri aydınlatır. Dördüncü ve sonuncu ışık ise daha yüksek ışıktır ve hakikatleri saklama görevi vardır. İnsan aklının hakikatleri keşfetmek dolayısıyla zihinsel bilgiyi elde etmek için bu ışıga gereksinimi vardır. (Bu ışık türleri sınavda 90% çıkacak diye düşünüyorum)
  • Böylelikle bütün cisimlerin temek bir ışık formundan meydana geldiği düşüncesi belirliginlik kazanmış olmaktadır.
  • Işık cisimlerdeki tümel etkin ilke dolayısıyla onların hepsine birden temel yaşama gücünü veren bir ilkedir.
  • insani ruh tanrı tarafından yoktan varedilmiştir.
  • Platondan beri bilinen bir şey olan ruh ve idea'nin ayni kumaştan varolmuş olmalarıdır.  Bu yaratılmış hakikat olan ruh tamamen Tanrı'yla benzemek ister; bu yönde bir baroluş sergiler böyle bir benzermenin gerçekleşebilmesi için ezeli ebedi bir çlçünün olması gerekir. Bu ölçü Tanrı'nın kendisinden başka birşey değildir. ve aynı zamanda bilgininde anahtarıdır.
  • Bonaventura'nın bilgi öğretisi Aristotolesçi veAugustinusçu unsurları bünyesinde barındırır. Bu ifadeden anlaşılması gereken ruhun bilgi elde etmek için hem duyuları hemde zihinsel etkinlikleri kullanmaısıdır. Tıpku Aristoda oldugu gibi Bonaventura'da insani bilginin başlangıcına duyulamayı koyar.
  • Bonaventura için elbette iyi bir davranış sergilemenin en dogrudan yolu iradenin iyi olana yönelimidir. Ne var ki irade tıpkı aklımızın bilgisinin hakikatini elde etmek konusunda kararsız olması gibi erdemin elde edilmesi konusunda zayıf bir karakter segiler. Bu zayıflığın açılması için hakikati bilmek için ihtiyaç duydugumuz akılsal aydınlanma gibi ahlaki bir aydınlanmaya ihtiyaç duyarız.
  • Ahlaki bir şekilde eylemde bulunmak için basiret gibi bir erdemin rehberliginde pratik yargılar üretmemiz gerekir.Dolayısıyla basiret bütün ahlaki eylemlerimizin oluşturduğu ahlaki yaşantımızın merkezinde yeralmaktadır. Bonaventura ortaçağ geleneksel olarak kabul görmüş olan dört edrdemden söz etmektedir. 
    • Basiret
    • Adalet
    • Metanet
    • İtidal
  • Bu erdemlerin bizim hayatımızda olumlu işler gerçekleştirmemiz için etkin olması zorunludur. Bu etkinlik ancak ruhumuzun ilahi erdemler aracılığıyla aydınlanmasına bağlıdır. İlahi aydınlanmayı sağlacak ilahi erdemler dört tanedir:
    • En yüksek dürüstlük(adalet)
    • Varlığın duraganlığı(Metanet)
    • Pratik bilgelik(Basiret)
    • Saflık (İtidal)
  • Bu dört erdem aracılığıyla Tanrının insani ruhu güçlendirdiğini söylememiz mümkündür.
  • Hedefini herhangi bir dışsal etki olmadan gerçekleştiren irade sayesinde insan diğer canlılar arasinda en şerefli yere sahip olur.
  • Evrenin tümü zaman içinde meydana getirşimiş ve bu oluş hiçlikten ortaya çıkmıştır.Bunun tek sebebi Tanrı'dır.
  • Bonaventuraya gore iyi bir davranış sergilemenin en dogrudan yolu iradenin iyi olana yönelimidir. Ama akıl erdemin elde edilmesinde zayı bir krarkter sergiler ve yüzden akılsak bir aydınlanmanin yanı sıra ahlaki bir aydınlanmaya da ihtiyaç duyar. Ahlaki yargıların kaynağı pratik akıldır.
  • Basiret ahlaki yaşantımızın merkezindedir. Dört ana erdem basiret adalet metanet itidar. Bunların etkin olması için ilahi erdemler aracılığyıla ayındınlanması gerekir.
Albertus Magnus
  • Tarit stadium generale kurmasını istemiş. 
  • Statium Generale : farklı cpgrafyalardan öğrencilerin toplandığı meşruyetini Papalıkta alan bir tür okullar toplululuğu. Daha sonra sekulerleşmiştir bu okullar. Egitim bakiminda uni ile karsilastirilsada daha dar kapsamlıdır.
  • Kendisi orta çağ boyunca Doctor Universalis olarak anılmıştır. Açılımı Evrensel Öğrenci
  • Albertus Magnus da asıl olarak Platon ile öğrencisi Aristo arasinda bir uzlaşma aramıştır
  • Hem Platon'un hemde aristotoles'in bilgi anlayışlarında en temel kavram ruh kavramıdır. Albertus Magnus ruhun kendisini dikkate alacak olursak Platon ile bedeni canlandıran form olarak ruhu ele alacak olursak da Aristotoles ile hemfikiriz demektedir.
  • Albertus Magnus insanin ruh ve bedenden meydana geldiğini söylemektedir. 
  • Ruhun bedenle olan ilişkisi dogal bir ilişkidir. 
  • Ruhun yalın anlamda akıldan ibaret oldugu ileri süremektedir.
  • Ruh dile getirdiğimiz gibi ruhsal bir töz oldugudan yalın anlamda bir formdur. bAşka kelimelerle ifade edecek olursal ruh Tanrı'nın özel bir taratmasıdır ve bundan dolayı onun içeriğinde maddi olana yer yoktur.
  • Albertus Magnus'a gore ruhta iki kısım bulunmaktadır. Bunlardan ilki edilgin ikincisi de etkin olandir. Her bir tuhta bu şekilde etkin edilgin akullar bulunmaktadir. 
    • Etkin aklın büyün insanlar için ortak olmadığını her insanin bizzat kendi etkin aklına sahipo olduğunu düşünmektedir.Etkin akillar tanrınin aklından türemiş olan akullardır.
    • Edilgin akul ruhunmaddi olanla içiçeliğinden dolayı bizde olan bir yapı değişdir. Ruhta edilgin bir aklın olmasının nedeni ruhun bilgiyi kabul eden bir özelliğe sahip olmasında başka birşey değildir. Akıl iki farklı şekilde bilgi elde etmektedir Albertus Magnus'a gore fizik ve matematik nesnelerin bilinmesi aklın duyular ile imgeleme dmnmesi sonucunda ve bir tür soyulama ile mümkündür. Bununla birlikte metafizik veya ilahi nesnelerin bilgisi duyular üzerinden ve soyutlama gerçekleştrerek elde edilemez. Soyulama aracılığyla elde edilen bir tanrının aydınlatıcı yardumu olmaksızın gerçekleştirilemez. 
  • Albertus'a gore bilgi duyulanabilir nesnelerden ilahi aydınlanmya dogru giden bir süreklilik göstermektedir. 
  • Ruh bu dünyaya ilişkin bilgiyi ancak dduyular aracılığyla elde edebilir.İnsanin nihai amaci gerçekten aydınlamış bir akla sahip olmaktır.
  • Albertus Magnus 'ın felsefesindeki en keskin ayrımlardan biri felsefe ile  ilahiyat arasında yaptığı ayrımdır
  • Felsefeyle ilgilenen insanin aklın genel ışıgı ile ilahiyatla ilgilen insanin ise imanin doğaüstü ya da ilahi ışığıyla beslendiği açıktır.
  • Albertus Magnus'un bu ayrım sayesinde gerçekleştiridiği şey yaklaşık olarak altu yüzyıl boyunca süregelen felsefenin ihahiyatın hizmetçisi olduğu yönündeki anlayışı düzeltmek olmuştu.r Albertus bununla felsefenin ihahiyattan farklı ve bağımsız bir şekilde çalışan bir bilim olduğunu ileri süremektedir. Albertus bunu düşünce eylemine taşıyan ilk filozoftur.
  • Ona göre aklın ortaya koyduğu ve insanı yonlendirdiği hiçbir durum bir kenera terkedilemez. 
  • Aristotolesin takipçisi olarak dogadaki mineralleri bitkileri hayavnları ve böcekleri sınıflandırma işine girişmiştir. 
  • Platon ile arito arasinda uzlasi aramasina ragmen daha aristocudur.
  • Ruh tözü geregi yalın bir formdur içeriğinde maddi olana yer yoktur. Ruhta etkin ve edilgin olmak üzere iki yön bulunur ve bu da etkin ve edilgin akılla ilgili bir ayrımdır. 
kaynak: http://aoffelsefebolumublogspot.com

28 Aralık 2011 Çarşamba

İlk Çag Felsefesi Ders Notları Tüm Üniteler

ÜNİTE 1
 
ANTİK YUNAN DÜNYASINA GENEL BİR BAKIŞ
 
Ünite ile ilgili bilgi:



Mitosların ve Yunan mitoslarının genel
özellikleri, Homeros-Hesiodik ve, Dionysosçu-Orpeusçu evren

düzeni, Antik Yunan'da site, yasa düzeni ile tarih yazıcılığı ve

tragedyalar hakkında bilgiler verilmektedir.

Ara sınav

Final-Bütünleme

6

2

MİTOSLARIN VE YUNAN MİTOSUNUN GENEL ÖZELLİKLERİ


Antik Yunan'da evrenin görünür karmaşasının ardında bir düzen arama uğraşıyla

doğan felsefe, bunu "kendini bil" sözünde anlamını bulan bir ahlaki hükümlülükle

pekiştiriyordu. Ancak karmaşanın ardında düzen arama çabası, felsefe

öncesi Yunan mitoslarında da yer bulmuştur. Mitoslardaki bazı kavramlar

felsefeye de girmiştir.

Mitoslar, evren düzenini doğaüstü güçlere sahip tanrısal veya yarı tanrısal

kahramanlar aracılığıyla açıklamaya çalışan efsanevi anlatılardır. Düşünce tarihinin

ilk evren anlayışları mitoslarda üretilmiş ve Antik Yunan (Eski Yunan) dönemi

felsefesinin şekillenişinde önemli etkilerde bulunmuştur. Felsefe ilk ortaya

çıktığında mitoslardaki doğaüstü öykülerle yüklü evrenin ilk düzen fikirleriyle

hesaplaşmıştır.

Bu süreç içerisinde insan aklının düzenli işleyişi, doğayı da düzenlemeli/sınıflandırmalı

bir formda algılama çabasını doğurmuş, önce mitoslarla sonra da

felsefenin çeşitli konularıyla buna yönelik çabalar oluşmuştur. İlk mitoslar evrenin

belirsizliğinin ardında bir düzen arama çabasından ve kendisinden daha

güçlü olana duyulan korkudan doğanın bir güç tarafından kontrol edildiği bir

açıklama biçimine götürmüştür. Dolayısıyla mitos temelli düzen anlayışı tanrısallık/

kutsallık taşır.

Mitos çağı insanının temel özelliği dış dünya ile kendisi arasına ya da dil ile

nesne arasına kesin bir ayırım koymamış olmasıdır. Yani epistemolojik açıdan

"gerçek olan" ile "düşüncede olan" arasında bir ayrım konulmamış, ontolojik

açıdan ise tüm varlıklar birbirine bağlı organik bir bütün içinde algılanmıştır.

(Epistemoloji, bilgiyi konu edinen felsefenin alt disiplinidir; Yunanca'da bilgi anlamına

gelen episteme sözcüğünden gelir. Ontoloji ise varlığı konu edinir; varlık

anlamına gelen ontos sözcüğünden gelir)

Yunan mitos diğer mitoslardan öz itibariyle aynı olsa da sözlü bir kültürde

gelişmiş olmasından dolayı yazılı dini metinler içeren Mısır ve Mezopotamya'daki

mitoslardan ayrılır. Bundan dolayı da yeni mitosların üretilmesine imkan

sağlayan dinamik, öykülemeci bir anlayışın oluşmasına ve böylece felsefenin

de kendi düzen anlayışını oluşturmasına tarihsel ve zihinsel bir zemin hazırlıyordu.

Yunanlıların bilinen ilk ve en büyük mitos yapıcıları olan Homeros ve Hesiodos'un

eserleri her ne kadar yazıya dökülmüş ise de ancak M.Ö. 4. yüzyıla

kadar sözlü kültür daima yazının önünde yer almıştır, bu öykülemeci dinamik

anlayış içerisinde Yunan mitosu iki görünüm kazanmıştır. Bunlardan birincisi

Homeros ve Hesiodos'un eserlerde karşılığını bulan Olimposcu düzendir. Yunan

toplumunun geleneksel inanışını yansıtan bu düzende evren düzeninin

Olimpos tanrılarına başvurarak açıklamaya çalışır. Diğeri ise M.Ö. 6.yüzyıldan

sonra yaygınlaşmaya başlayan ve esas olarak Doğu uygarlıklarından Yunan

toplumuna geçtiği düşünülen gizem öğretileridir.

HOMEROS VE HESİODOS


İkisinin de mitos yapıcısı olduğu Antik Yunan'da, Homeros'un M.Ö. 9.-

8.yüzyıllar arasında, Hesiodos'un ise M.Ö. 8.-7.yüzyıllar arasında yaşadığı sanılmaktadır.

Her ikisinin eserleri de geleneksel Yunan evren anlayışını taşır ve

uzun yıllar sitenin (polis) resmi inanışı olarak benimsenmiştir. Homeros, İlyada

ve Odysseia adlı destanlarında soylu/savaşçı değerlere dayalı bir toplum resmetmiştir.

Ruhu bedenden ayrı değil, onun bir parçası olarak gören Homeros,

ölümü istenir bir durum olarak görmediği için öteki dünyacı değil, bu dünyacı bir

evren düşüncesini yansıtmıştır. Bu evren düzeninde insan, payına düşen dünyevi

rolü yerine getirmesi, kendi iradesi dışındaki kozmik düzen ve Moira denilen

kör yazgıya boyun eğmek ile yükümlü kılınmıştır. Moria sözcüğü hem evren

düzenindeki belirsiz güce hem de kadere göndermede bulunmaktadır. Sonraları

Yunan felsefesinin en temel kavramlarından biri haline gelen olan "iyi" (agathos)

sözcüğü bu açıdan önem taşır. Evren, soy esaslı toplum düzeninin ya da

toprakların soylular tarafından pay ediliş şekli olan kur'anın kozmik bir yansıması

olarak görülmüştür.

Homeros'un tanrıları insana karşı zaman zaman hilekar, acımasız ve kıskançtır.

Ancak Homeros'un eserlerinin arka planında evrenin belli bir düzeni olduğu

ve insanın bu düzene uygun yaşaması fikri yatmaktadır. Felsefedeki düzen

arayışları da bu Homerik evren anlayışını daha akli, adil ve ahlaki yöne dönüştürme

çabası taşımıştır.

Yunan toplumunun soy esaslı Homerik düzenin zayıflaması, çiftçi ve tüccar

sınıfın güçlenmesi ile dönüşen yeni toplumsal süreçte yaşamış olan Hesiodos

ise bu dönüşümün yansımasını taşıyan bir evren düzenini resmetmiştir. Değerlerde

de dönüşümün gerçekleştiği bu süreçte artık soy esaslı değerler yerine

alın terini, emeği ve çalışmayı yücelten yeni değerler almış ve çeşitli sınıfların

mücadele ve hak arayışlarının bir yansıması olan adaletin de ön plana çıkmasini

beraberinde getirmiştir. Hesiodos, bu değerleri "çatışma", "çalışma", "mücadele"

anlamına gelen ve toprağa bağlılığı ifade eden eriş sözcüğü ile anlatmıştır.

Savaşçı soylu değerleri taşıyan kötü eriş eleştirilir, köylünün, işçinin alın

terini ifade eden iyi eriş yüceltilir.

Hesiodos, evrendeki tüm varlıkların Kaostan türediklerini söylemesi, kozmos

düzenine ilişkin ilk nedensel açıklamaları yapması, evrenin bir ortak kökenden

yola çıkarak açıklanması yolundaki ilk önemli adımdır. Yıllar sonra ilk filozoflar

da varlığın kökeni nedir şeklinde sorular soracaklardır. Evrende varlıkların

bir köken düşüncesinden doğduğuna yönelik açıklama, varlıkların önceliksonralık

şeklinde, yani var oluş sıralamasına göre bir algılayışı da beraberinde

getirmiştir.

Hesiodos'un Kaos'tan çıkan tanrılar olan Gaia'yı toprakla, Uranos'u ateşle,

Pontos'u suyla, Nyx'i havayla ilişkilendirerek evrendeki her varlığın belli bir elementten

türediğini ilk kez öne sürmesiyle, Empedokles ve Aristoteles başta olmak

üzere pek çok düşünürün de bundan etkilenmesine yol açmıştır. Benzer

şekilde Eros'u da tanrıların birleşmelerini sağlayan kozmik bir güç olarak betimlemesi,

sonraki doğa filozoflarının "tek doğa ilkesi" fikrine ilham kaynağı olmuştur.

Homeros'taki insanlara karşı ilgisiz, kıskanç, zalim tanrıların yerine Hesiodos'un

mitoslarında baş tanrı Zeus ağırlık kazanmış, Moira düşüncesi zayıflamış,

akıl, adalet, yasa ve barış gibi kavramlarla ilişkili olarak ön plana çıkmıştır.

Yunan mitosunda Zeus ve Dike'nin (adalet tanrıçası) giderek ağırlık kazanması,

felsefenin doğuşundan önce, mitosun kendi içinde de, daha akli ve adil bir

düzene yönelik arayışın bulunduğunu göstermektedir. Hesiodos ayrıca ideal

toplum olarak ilk insanlar olan Altın Soylular çağını işaret etmiş ve insanları

adalete çağırırken aslında köklerine dönmeyi, diğer kozmik unsularda olduğu

gibi insanın anlamının ve değerinin yine köklerinde yattığını savunmuştur.

DİONYSOS-ORPHEUS GİZEM ÖĞRETİLERİ


Doğu uygarlıklardan geçtiği düşünülen Dionysosçu-Orpheusçu gizem öğretileri

M.Ö. 6,yüzyıldan itibaren, Antik Yunan'da özellikle köleler, yabacılar, kadınlar

gibi toplumdan dışlanmış kimseler arasında güç kazanan, temelde ruhun

ölümsüzlüğünü, ruh göçünü (reenkamasyon), ölüm ötesi yaşam öğretilerini-

(Homerik-Hesiodik evren anlayışının tersine) öteki dünyacılığı savunan bir yapıya

sahiptir.

Gizemcilerin mitosuna göre insan kökeninde Tanrı Dionysos bebekken, bedeni

Titanlarca parçalanmış, buna karşılık Zeus şimşekleriyle Titanları cezalandırmış,

Dionysos ve Titanların küllerinden insan ırkı doğmuştur. Bundan dolayı

insan, hem Titanlardan kaynaklanan kötü bir yana, hem de Dionysos'tan kaynaklanan

iyi bir yana sahiptir. Orpheusçuluk, ruhun Titanik unsurlardan arındırılmasına

yönelik bir hayat tarzı önerir. Zira ruh, bedende tutsaktır, kurtulması

için de başta diyet olmak üzere ahlaki bir yaşam tarzı şart koşulur. Gizemciler

toplumdan dışlananlarda dayanır ve bundan dolayı da kurtuluşu ölümden sonraki

hayatta ararlar. Ruh göçü ile (reenkarnasyon) ruhun üç döngü ile tekrardan

yeni bir bedende var olacağına inanırlar. Bu düşüncelerden dolayı Homerik-Hesiodik

düzen anlayışından belirgin şekilde ayrılmışlardır. Gizemcilerin öğretileri,

başta Pythagorasçılar ve Platon olmak üzere Yunan filozoflarının bir kısmını

derinden etkilemiştir.

ANTİK YUNAN'DA SİTE (POLİS) VE YASA DÜZENİNİN GELİŞİMİ


Antik Yunan farklı sınıflardan meydana geliyordu. Zaman içerisinde tüccar,

işçi, köylü ve farklı ticaret sınıfları gelişim gösterdikçe, bu farklı sosyal sınıfların

hak talepleri ve mücadeleleri de artıyordu. Bu durum Yunan demokrasisinin temelini

ve yasa düşüncesinin gerekçesini, çatışan bu sınıfları uzlaştırma çabasını

beraberinde getiriyordu. Farklı sosyal sınıfların bir arada bulunmasının güvenliğini

sağlamak, soy temelli demos ya da deme yerleşimlerini, yani siteleri

(polis) de dönüşüme zorluyordu. Ölümlü insanın, her şeyin sonsuz bir dönüşüm

içinde olduğu kozmosta ölümsüz olana katılabilmesi ancak polis üretimle mümkün

sayılıyordu. Böylece özel alan ile kamusal alan arasındaki ayırım kalkmış

oldu ve güç kullanımının da şeklini değiştirerek, kaba kuvvetin yerine söz sanatının

almasına yol açıyordu. Meclislerde, mahkemelerde, spor müsabakalarında,

kamusal alanın her alanındaki sosyal sınıfların mücadelesi, evrendeki zıt

güçler arasındaki kozmik mücadelenin sosyal yansımasını taşıyordu. Ancak

Antik Yunan'da evren ve toplum düzeninde zıt güçler, daima uyum (harmonia)

ve sevgi (eros) gibi birleştirici ilkeler çerçevesinde düşünülmekteydi. Sitedeki

bu çatışmacı düzen, tüm evrende çatışmanın hüküm sürdüğünü düşünen Herakleitos

gibi sonraki düşünürlere de esin kaynağı oluşturuyordu.

Zıt güçler arasındaki güç mücadelesinde her sosyal sınıfın pay istemesine,

hak talep etmesine göndermede bulunan nomos'un, yani yasanın, yasa yapıcılık

faaliyetlerinin gelişimine zemin hazırlıyordu. Nomos köken olarak dağıtmak,

sınırlara ayırmak, paylara bölmek, her şeyi paylara bölmek anlamına gelmektedir.

Nomos, gücü ve adaleti birleştirse de öz itibariyle gücü adaletin teminatı

olarak kullanıyordu. M.Ö. 7.-6.yüzyıllardaki bu gelişimde Drakon, Solon (toplumun

soya göre değil, servete göre bölümlemede etkili olmuştur) ve Kleistenes,

Yunanlıların eski, geleneksel esaslı düzenini (thesmoi) aşamalı olarak bir yazılı

yasa olan nomoi düzenine dönüştürüyorlardı. Yasa yapıcılar (nomothetes)

tanrıların yeryüzündeki temsilcileri olmak iddiasıyla (Dike'nin/Adaletin), Yunan

kamu yaşamının temel yapı taşlarını meydana getirdiler. Site ve yasa düzeni,

sonraki filozofların başlıca sorun ve ilgi alanlarından birini oluşturacaktır.

YUNAN TARİH YAZICILARI


Yunan toplumunun farklılaşan sınıfsal ortamı ve mücadelesi ve bunun adalet

arayışının bir sonucu olarak söz (logos) sanatı yazılı hale dönüşmeye başlamıştır,

ilk düz yazı metinleri de genellikle tarih kitapları olmuştur. İlk tarih yazıcılar,

mitoslarla yüklü bir kültürde yaşadıkları için başlıca malzemeleri de mitoslar

olmuştur. Ancak bunları çeşitli şekillerde ayıklamışlardır. İlk büyük tarih

yazıcılarından biri olan Herodotos (M.Ö.5.yüzyıl) yaptığı akli eleştiriler ile bu

ayıklamada mitosları inandırıcılıklarına göre, Thukydides (M.Ö.5-4.yüzyıl) ise

gerçeğe yakınlıklarına göre ayıklamıştır. Batı dillerinde tarih sözcüğüne karşılık

gelen historia sözcüğü, Yunanca'da tanıklık etmek, soruşturmak, öğrenmeye

çalışmak anlamında kullanılıyordu. Bu özelliği, tarih yazıcılığının akılcı eleştirilerin

etkisinde kalmasından alıyordu. Tarih yazıcılığının babası sayılan Herodotos'un

eserlerine yansıtmış olduğu gözlemler kendisinden sonraki filozofları da

etkilemiştir. Yine Thukydides de tarih olaylarında insan aklının ve iradesinin (ki

bunu insanın amacına ilişkin yaşama arzusu, çıkar ya da yarara göre açıklar)

egemen olduğunu belirterek Yunan dünyasında akılcı eleştirilerin öncülüğünü

yapmıştır. Mitosun zamanla tanrılara ve evren güçlerine ilişkin doğaüstü öyküler

toplamı olmaktan çıkıp tarihsel anlatıya dönüşmesinde ve daha akli bir içeriğe

kavuşturulmasında bu ayıklama çabaları etkili olmuştur.

YUNAN TRAGEDYASI


M.Ö.6. yüzyıldan sonra toplumdan dışlanan kesim içinde giderek yükselen

Dionysos uygulamaları, site yöneticilerini bu gizemli düzeni resmileştirmesine

yol açmıştı. Aiskhylos, Sophokles ve Euripedes, Dionysos şenlikleri kapsamında

eserleri ilk sahnelenen tragedya temsilcileri olmuşlardır. Yunan insanının akli,

ahlaki ve kader sorunları içindeki mitoslarını tragedya yeniden yorumlayarak

Homerik-Hesiodik düzen anlayışına (Olimposçu/Moira düzenine), kaderin belirsiz

ve acımasız işlerine karşılık bir eleştiri olarak ortaya çıktı. Temelini Doğu uygarlıkların

gizemli ve ruhun ölümsüzlüğü inancından alan öğretiler tragedya sanatında

insan ruhunun iç dinamiklerini sorgulayarak Orphik-Pythagorasçı ruh

anlayışının keskinleşmesini doğurmuştur.

Bu sanatın ilk önemli isimlerinden Aiskhylos'un eserlerinde, insanın kader

karşısındaki acizliği/çaresizliği vurgulanmış, çatışan sosyal sınıflar arasında uzlaşmayı

öne çıkarmış, kader (maira) ve tanrısal adalet (Dike) kavramları uzlaştırılarak

uyum ve düzen gereksinimi ön plana çıkmıştır. Evren düzeninde güç ile

aklın uzlaşısı özlenmiştir. Eserlerinde kuşkudan çok inanç hakimdir. Bir ahlak

ve düzen sorunu işlenir ve genellikle, eserin sonunda bir uzlaşmaya varılır. Bu,

aynı zamanda Yunan toplumunda zıt güçlerin site demokrasisi içinde uzlaşma

arayışının da kozmik bir yansıması olmuştur.

Sophokles'in (M.Ö.496-406) eserlerinde ise farklı düzen anlayışları arasındaki

çatışmalar ve insanın kaderle olan mücadelesi ön plana çıkar. Evrende hüküm

süren tanrısal yasalarla sitede hüküm süren insani yasalar arasındaki çelişkiler

vurgulanır. Evrendeki kör kader, genelde tragedyanın kaynağı olarak

gösterilir. Sophokles, Sofistlerin ağırlığını hissettirdiği bir dönemde akla yönelik

aşın güveni, ölçüsüzlüğü de eleştirmiş ve uzlaşmanın önemini yüceltmiştir.

Euripedes'in (M.Ö.480-406) eserlerinde ise insan ön plana çıkmıştır. Onunla

birlikte tragedya sanatı insanileşmiş, olay örgüleri mitik olmaktan çıkıp toplumsallaşmıştır.

Sophokles'in eserlerinde insanın kaderi tanrıların elindedir

ama Euripedes'te insan ruhunun kendisi başlıca bir trajedi kaynağı olarak görülmüş

ve bu durum düzen anlayışına da yansımıştır. Tragedya kahramanlarının

önemli bir kaynağını da kendi ruhlarındaki çatışmalar oluşturur, insanın tutkularıyla

aklı arasındaki çatışmalar, trajedinin başlıca konusu olmuştur. Tragedya

sanatının özünde, insanın sosyal ve bireysel yaşamına ilişkin istekleriyle evren

düzeni arasındaki derin çelişki yatmaktadır. Evren, Yunan filozoflarınca giderek

daha ahlaki, akli ve adil bir planda ele alındıkça tragedya sanatı etkisini

yitirmeye başlamıştır.

ÜNİTE 2

FELSEFENİN ORTAYA ÇİKİSİ VE İLK

FİLOZOFLAR

Ünite ile ilgili bilgi:



Antik Yunan dünyasında felsefenin ortaya çıkmasını
sağlayan koşullar ile felsefenin düşünce tarihine getirdiği yenilikler,

özgünlükleri ve felsefe tarihi içinde önemli yer tutan Milet

Okulu düşünürlerinin görüşleri hakkındaki bilgilerin öğrenilmesi.

Arasınav

Final-Bütünleme

FELSEFENİN ORTAYA ÇIKMASINI SAĞLAYAN KOŞULLAR


Felsefenin ortaya çıkış süreci Yunan mitosunun gelişim sürecindedir. Yunan

mitoslarında çok tanrılı düzenin baş tanrısı Zeus'un giderek önem kazanması

akıl, bilgelikle, adaletle ve yasayla ilişkili hale gelmesi ve Yunan mitosunun giderek

kendi içinde bir düzen arayışı içinde olması felsefenin ortaya çıkışında etkili

olmuştur. Ancak felsefe mitosların ortaya koyduğu evren anlayışı ile hesaplaşma

zamanla giderek ağırlık kazanmıştır. Mitosların Yunan dünyasında diğer

kimi dinlerdeki gibi kesin buyruklar içermemeleri kısmi bir özgürlük ortamı da

sunmuştur ve felsefe bu geleneksel inanışlara yönelik kuşku ve sorgulama akla

dayalı bir evren anlayışını da beraberinde getirmiştir. Felsefenin oraya çıkışında

etkili olan olgular şunlardır:

- Eski mitosların ahlaki bir içerikle donatılmasına, kaderin (moira) belirsiz

işlerince yönlendirilen eski kaos düzeninin akli temellere oturtulmasına

ve geleneksel mitosların yeni sosyal-siyasi gereksinimlerle uyumlu hale

getirilmesine duyulan ihtiyaç (bu aynı zamanda Aristoteles'in de Antik

Yunanda felsefenin gelişimi için sunmuş olduğu gerekçedir),

- Ticaretle zenginleşen Yunan sitelerinin, insanların felsefi meselelerle ilgilenmelerini

sağlayan gerekli imkan ve zamanı sunması ve diğer uygarlıklara

karşı ilgi ve hoşgörünün özellikle Doğu uygarlıklarının Yunan düşünürleri

üzerinde etkide bulunması,

- Sitede yasa fikrinin gelişmesi ve evren yasalarına ilişkin araştırmaları

olumlu yönde etkilemesi (ilk filozoflar, evreni ve düzenini daima bir yasa

veya ilke çerçevesinde açıklamaya çalışmışlardır),

- Sitede farklı sosyal sınıflar arasındaki mücadele ve bunun sağladığı demokratik

ortam.

FELSEFE DÜŞÜNCESİNİN OZGUNLUGU

Felsefenin sağladığı yenilikler:


- Evren düzeninin dayandığı yasa ve ilkelerin insan aklı tarafından kavranabilecek

yapıda olduğunu kabul etmesi (her ne kadar tanrısallığı savunanlar

olmuş olsa da doğa yine de doğanın yasaları ile açıklanmaya çalışılmıştır),

- İlk filozoflar, evrende görünen bütün şeylerin ortak bir başlangıca, köke

dayandığını düşünmekteydiler. Kullanılan "arkhe" sözcüğü de başlangıç

ve ilk anlamında düşünülerek kullanılmıştır, ilk filozoflar daha çok doğanın

öz yapısıyla ilgilendiklerinden dolayı doğa araştırmacısı (physiko)

olarak anılmışlardır. "Physis" belli bir şeyin kendisinden yapıldığı öz

madde anlamında kullanılarak arkhe araştırmalarında physis denen yapının

özü bulmaya çalışılmıştır. Bilgelik sevgisi anlamına gelecek olan

(philo-sophia) felsefe sözcüğü ise daha sonra (muhtemelen Pythagorasçılar

tarafından) kullanılacaktır. Felsefeyi, doğaya yönelik ilk açıklamalardan

ayıran özellikleri ise şunlardır:

• Doğayı kendisinde bulunan ilkeler ile açıklama çabasında olduğu için içsel

ya da özseldir.

• Tüm doğal olguları aynı yöntemlerle incelemesinden dolayı sistematiktir.

• Pek az terim ve işlemle pek çok şeyi açıklamaya çalıştığı için ekonomiktir.

- Nihayetinde felsefe "ilke"ye dayalı düşünmeyi ortaya çıkarmıştır. Evrendeki

tüm olgular tek ilkeyle açıklanmaya çalışılmış, ilkenin geçerliliği ve

gücü tüm olguları açıklayabilme potansiyeline göre değişmiştir.

- Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes gibi ilk filozoflar her şeyi bir köke

dayalı açıklarken, kökeni yani arkheye ruhsallık, aklilik, tanrısallık da

yüklemişlerdir. Her ne kadar maddeci gibi görünseler de arkheye canlılık

vasfı da yüklediklerinden dolayı canlı-maddeci (hylozoist) olarak nitelendirilmişlerdir.

- İlk filozoflar sadece ilk kökeni değil, evrendeki hareket ve oluşu da gündemlerine

almışlardır.

MİLET OKULU DÜŞÜNÜRLERİ

Thales (M.Ö.624-546)


- Yunanlıların ahlak anlayışlarının şekillenmesinde önemli katkıları olan

bilge isimlere verilen yedi Bilge'den biridir (diğerleri: Kleobulos, Solon,

Khilon, Pittakos, Bia ve Periandros).

- Düşünce tarihinin ilk filozofu olarak bilinir. Geometriden astronomiye kadar

ilk filozofların taşımış olduğu çok yönlülüğü barındırır.

- Diğer filozoflarda da olduğu gibi kendi döneminin dünyasından, toplumsal

ve zihinsel yapıdan etkilenmiştir.

- Mitoslar yerine doğayı bizzat gözlemleyerek, doğanın kökenine inerek

açıklama yapmasından dolayı düşünce dünyasında da ilk olmuştur.

- Evrendeki tüm şeylerin sudan meydana geldiğini düşünmüş ve suyu

arkhe olarak belirlemiştir. Böylece evrendeki çokluğu tek bir kökene indirgemesi

bakımından da ilktir.

- Hylozoist bir tavırla maddeye (suya) canlılık, ruh atfetmiş ve bundan dolayı

da mitoslardan daha rasyonel bir tanrısallık ortaya atmıştır. Kimi yorumcular

tarafından Thales, bu özelliğinden ötürü, doğadaki canlı cansız

her şeyde bir tür tanrısallık bulan ve kabile esasına dayalı ilkel toplumların

bir özelliği olan animizmin son temsilcisi sayılmıştır.

Anaksimandros (M.Ö.611-549)


- Evrendeki tüm şeylerin kökeni (arkhe) olarak "apeiron" dediği ve nicelik

bakımından sınırsız/sonsuz, nitelik bakımından belirsiz bir yapıyı dile

getirmiş ve her şeyin ondan gelip ona döneceğini savunmuştur.

- Apeiron, sadece bir ilke olarak değil, aynı zamanda evrende hüküm süren

zıtlar arası mücadelenin de genel yasası olarak görülmüştür. Bundan

dolayı Anaksimandros evrende tek bir yasanın geçerli olduğunu dile

getirmesi bakımından da ilktir. Ancak bu yasa bir nevi mitoslardaki kader

(moira) düşüncesine de denk gelmektedir. Diğer taraftan apeironda

içkin olan yasa, zıtlar arasındaki ilişkiyi düzenler ve bu yasa zorunlu olduğu

kadar ahlaki nitelik de taşır. Zira zıt unsurların birbirlerinin yerini alması

haksızlık olarak görülmüştür.

- Arkhe sorununu bambaşka bir boyuta taşıyarak metafizik bir soyutlama

çerçevesinde ele aldığından dolayı düşünce tarihinde devamı gelmeyen

bir sıçrama olarak kabul edilmiştir. Hemen ardından gelen Anaksimenes

de tıpkı Thales gibi maddi bir unsur (hava) ortaya atarak bu soyutlamanın

gerisine düşmüştür.

- Evren düzenine ilişkin görüşlerinde "kozmos" sözcüğünün bütünlüklü bir

görünümü şeklinde ilk kullanan filozof olmuştur.

Anaksimenes (M.0.585-528)


- Milet Okulu'nun üçüncü ve son temsilcidir. Aperion gibi belirsiz bir yapının

evrendeki maddi çokluğu açıklamada güçlükler yarattığını düşünmüş

ve bunun yerine Thales'teki gibi somut bir arhke ortaya atmıştır (hava).

Ancak apeiron düşüncesindeki sınırsız ve sonsuz fikrinden de etkilenmiştir.

Arkhe olarak belirlediği havayı, hem maddi ve belirli bir yapı

hem de tanrısal nitelik taşıyan sınırsız/sonsuz bir yapı olarak görmüştür.

- Antik Yunan'da arkheden sonraki önemli sorun olan oluşa yönelik "nasıl?"

sorusunu havanın seyrekleşme/genleşme ve yoğunlaşma/büzülme

gibi hareketleri vasıtasıyla açıklamaya çalışmasından ötürü de diğerlerinden

ayrılmaktadır. Böylece diğer şeylerin, çokluğun nasıl teklikten

meydana geldiğini ilk kez açıklamaya çalışan filozof olmuştur. Buna göre

hava genleştikçe ateşe, yoğunlaştıkça da toprağa ve suya dönüşmektedir.

Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes, sonraki Yunan düşünürlerinin büyük

bir kısmının gündemini meşgul edecek olan arkhe ve oluş sorununu ilk kez

ortaya koymuş ve bu sorunlara ilk cevaplar ortaya atmış olmaları bakımından

son derece önemlidirler. Milet düşünürleri sadece felsefe ile değil, matematik,

astronomi, coğrafya, dünyanın evrendeki konumu, canlıların kökeni gibi çok çeşitli

alanlarda da görüşler ortaya atmışlardır. Sözgelimi Thales kendi adıyla anılan

bir geometri teoremine imza atmış, Anaksimandros bilinen ilk dünya haritasını

çizmiş; başlangıçta tüm canlıların suda yaşadıklarını, oradan karaya çıktığını

söyleyerek evrim düşüncesinin atası olmuştur.

ÜNİTE 3

PYTHAGORASÇILIK, HERAKLEİTOS VE

PARMENİDES

Ünite ile ilgili bilgi:



Pythagorasçıların, Herakletios'un
ve Parmenides'in temel felsefi görüşlerinin

öğrenilmesi ve açıklanabilmesi.

Arasınav

Final-Bütünleme

6 |

2

PYTHAGORASÇILIK


Felsefe tarihinin ilk filozoflarını yetiştiren İyonya'nın özellikle Pers tehlikesiyle

yüz yüze kalması, buradaki insanların daha güvenli olan Güney italya'ya

(Elea) göç etmesi ve bu bölgede Dionysos-Orpheus gizem öğretilerinin yaygın

olması Yunan dünyasındaki felsefenin gelişimini de etkilemiştir. Bu gizemci öğretilerin

etkisinde kalan filozoflardan biri de M.Ö. 590/70 dolaylarında doğmuş

olan Pythagoras'tır.

Pythagoras, her ne kadar ardında yazılı bir eser bırakmamış olsa da öğrencileri

vasıtasıyla görüşleri bugüne ulaştığı için Pythagorasçılar olarak anılan bir

felsefeye vesile olmuştur. Pythagorasçılar geleneksel Homerik-Hesiodik mitoslar

ile Milet Okulu'nun cevap veremediği bazı inanç soruları üzerinde yoğunlaşmışlardır.

Bunda Pythagoras'ın (sadece filozof değildi) gerek Milet felsefesinden

gerekse Orphik gizem öğretilerden yarı-dini, yarı felsefi bir inanç tarikatı

kurmasının da payı büyüktür. Ancak Pythagorasçılar Orpheusçuluğun gizemli

öğelerini mitos aracılığıyla değil, yeni bir dil ve söylem içerisinde felsefenin bilgelik

esası üzerine inşa ettiler (bilgeliği mitoslara göre değil, bilgide ve ahlakta

yetkinleşmede gördüler). Dilin düzeni ile hakikatin düzeni arasındaki uyum sorununu

da ilk kez bunlar gündeme getirmiş oldular. Pythagorasçıların diğer

özellikleri şöyle özetlenebilir:

- Evren anlayışı birbirleriyle ilişkili iki yargıya dayanır: (a) Evren (kosmos),

sayılara dayalıdır ve sayılar her şeydir, (b) Evren, uyumludur (harmonia).

Böylelikle matematiği de ayrı bir uğraş alanı haline dönüştürmüşlerdir.

Matematikteki başarıları, onları sayıların mükemmeliyeti fikrine götürmüştür.

Birbirinden farklı ve ilişkisiz gibi görünen pek çok olguyu sayılarla

açıklamaya çalışmışlardır. Müzikteki notalardan göz cisimlerin hareket

biçimlerine kadar her şeye sayısal bir açıklama getirmişlerdir.

- Duyu verilerine dayalı görünür evrenin ardında akılla kavranabilen sayısal

bir hakikat aramışlardır. Bu savunularından ötürü kendilerinden sonrakileri

de etkilemişlerdir.

- Harmonia adını verdikleri uyum, esasında sayısal uyuma bir göndermedir.

Ancak soyut bir sayısal yapının somut dünyayı nasıl şekillendirdiği

sorusunda ise evrende maddi yapıyı da kabul etmişlerdir. Bu yapı Anaksimenes'ten

de etkilendiklerini gösteren evrende kosmosu da aşıp genişleyen

sınırsız bir nefes ve soluktur (pneuma). Diğer unsur olan sayı

bu sınırsız, sonsuz yapıya düzen verendir. Böylece evren, iki unsurun bir

araya gelmesi ile varlık kazanır.

- Sayıları arkhe olarak kabul edip etmedikleri tartışmalardır. Ancak tüm cisimlerin

uzayda nokta ya da birimlerden oluştu fikri ve bazılarının evrendeki

tüm varlıklara sayı yüklenebileceği, hatta adaletin, canlılığın da

farklı sayılarla temsil edilebileceği düşüncesi kimi zaman keyfilik şeklinde

de yorumlanabilmiştir.

- Bütün evren zıtlar arasındaki uyumdan meydana gelir (Anaksimandros'tan

etkilendiklerini gösterir). En büyük zıtlık ilişkisi ise "sınırlı" ile "sınırsız"

arasında kabul edilir. Sınırlı sayılarla sınırsız pneuma (madde)

birleşerek görünür dünyayı meydana getirir. Pythagorasçılarda uyum,

haksızlıkların bir bedeli değil, zıt unsurların birbirleri içinde erimeleri anlayışına

dayanır. Adaletin, uyumun oluşması "ortalama" dedikleri pozisyonda

ararlar ve bu açıdan da Anaksimandros'tan ayrılırlar.

- Evren düzeninde zıtlar arasındaki ilişki, toplumsal ilişkilere de transfer

edilmiştir. Zıtların ortalamada erimesi Yunan dünyasındaki orta sınıfın

yükselmesi ile de ilişkilidir.

- Bazı pratik yaşam uygulamaları ile Yunan dünyasına yenilikler getirmişlerdir.

Pythagoras'm hem filozof hem de yarı dini inanç önderi olması ve

bu inancın temel amacını ruhların terbiye edilmesi, maddi unsurlardan

ruhları arındırıp yüceltmekti. Ruhun erginmesi adını verdikleri bu süreç,

perhizden müzik ve tıpa kadar geniş bir alanda sıkı bir eğitim müfredatına

dayanıyordu (dağılan Dionysos'un ruhunu bu ayinlerle yeniden birleştirmek).

- Pythagorasçılar felsefi hakikatlerden yarı-dini bir yaşam bilgeliği meydana

getirmekte yararlanmış ve evren düzenine ilişkin hakikatleri bir yaşam

bilgeliğine dayanak kılmışlardır.

- Pythagoras, cisimleşen bir grup ruhu (daemon) anlayışı geliştirmiş, grup

üyelerinin bu grup ruhuna katılarak birliğin meydana geleceğini savunmuştur.

Bütün insanları aynı bütünün parçaları olduğu fikrini doğurduğu

ve evrensel kardeşlik düşüncesini pekiştirdiği için önemlidir.

- Muhtemelen Doğu kaynaklı ruhun ölümsüzlüğü ve ruh göçü (reenkarnasyon)

öğretisini Yunan dünyasında ilk dile getirenler olmuşlardır.

Pythagorasçılar ölümlü bedene karşılık, ruhun ölümsüz olduğunu, ölümden

sonra başka bir bedende yeniden hayat bulacağını, bu yeni hayatın

mevcut hayat sürecinde yapılan iyiliklere ve kötülüklere göre belirleneceğini

savunarak öte-dünyacı bir yaşam düzeni önermekteydiler.

- Felsefe ve dinin yanı sıra siyasi bir örgütlenme düzenine de sahiptiler ve

site düzenini, yasalarını önemsemişler, ideal insanın ancak ideal bir siteyle

mümkün olacağını savunmuşlardır. Üç tür insan ve bunlara karşılık

gelen üç tür hayatı dile getirmişlerdir. Kimilerinin para sevdiğini, kimilerinin

şöhret sevdiğini ve nihayetinde kimilerinin de bilgeliği sevdiğini

savunarak bilgelik (sophia) sevgisi (philo) anlamına gelen "philo-sophia"

ın kendileri için amaç olduğunu ve bunu mütevazı şekilde belirterek de

felsefenin bugünkü anlamını ilk verenler olmuşlardır.

HERAKLEİTOS (M.Ö. 544-484)


- Anaksimandros gibi evrende zıt güçler arası bir mücadelenin hüküm

sürdüğünü savunur, ancak onun gibi her türlü oluşu, değişimi hak ihlali

açısından değil, kozmik düzenin bir yasası olarak ele alır. Evrenin hakikatini

bilmek isteyen kişi, evrendeki değişim yasasını anlaması gerekir.

- Zıt unsurlar arası mücadeleyi evrenin görünür karmaşasının ardında yatan

kozmik bir akıl (logos) ile açıklar ve zıtlar arasında bitmez savaşın

düzenleyicisi sayılmaktadır.

- Antik Yunan filozoflarının hareketi ve değişimi genellikle olumsuz gören

(zira kesin bilgi değişmezlikten elde edilir diye düşünülürdü) tavrına karşılık

ayrıksı bir duruşla inkâr edilemeyecek bir hakikat olarak savunur.

- Kimileri Herakleitos'un ateşin dönüştürücü özelliğinden dolayı arkhe olarak

savunduğunu öne sürmüşlerdir. Ancak ateş, logos ile ilişkilendirilerek

anlam kazanmaktadır. Muhtemelen ateş, kozmik akıl olan logosun

somut bir temsili veya tam kendisi olarak ele alınmıştır. Ancak bu nokta

belirgin değildir.

- Evren anlayışı, tıpkı bir çember gibi başı ve sonu aynı olan sonsuz döngüsellik

fikrine dayanır. Evreni meydana getiren zıt unsurlar, logos denilen

değişim yasasının sonsuz düzeninde birbirleriyle çatışıp dururlar.

- Evren düzenini meydana getiren yasallığa tanrısallık atfetmiştir. Kimi yorumcular

da Herakleitos'u tanrıyı, doğa, din, yasa ve ahlak gibi olguları

kendisinden meydana getiren ruh gibi sunmasından dolayı onu panteist

(var olan her şeyi tanrıyla özdeşleştirmek) olarak da nitelendirmişlerdir.

- Bir fragmanında "kendimi keşfettim" derken, bunu kimi yorumcular Herakleitos'un

tüm felsefesinin bir özeti olarak kabul etmişledir. Böylece

tüm evren anlayışı son kertede insanın kendisini tanıması, bilmesi yolunda

atılmış adımlara dönüşür.

- Sitenin ancak bilge kişiler tarafından yönetilmesi gerektiğini savunur.

- Evren yasalarına uygun yasaların gerektiğinde zorla toplumda itaat ettirilerek

uygulanmasını savunduğu için Yunan dünyasında en sert demokrasi

karşıtlarından biri olarak kabul edilir ve bu özelliğinden dolayı da

Platon'u etkilediği görülür.

PARMENİDES (M.Ö. 515-M.Ö. 440)


- Evren anlayışı akıl tarafından kavranabilen, adaletin ve yasanın hüküm

sürdüğü kurallı bir evren düzenidir.

- Peri Pyhseos (Doğa Üzerine) isimli eseri günümüze ulaşan fragmanlarından

biridir. Eserini, hakikati (aletheia) ve sanılan (doksa) konu alan iki

bölüme ayırmakta ve evren düzenine ilişkin üç görüş olduğunu savunmaktadır:

1- Aklı ve Dike'yi (hak-adalet) izleyenler

2- "Varlığın yok olduğunu" iddia edenler

3- "Varlığın hem var, hem yok olduğunu", yani oluşu savunanlar

- Evren ona göre biri duyu organlarımız diğeri de akılla kavranabilen iki

görünüme sahiptir. Bunlardan ilki tamamen bir yanılgıdır. Duyular bize

yokluk diye bir şeyin var olduğunu ve evrende değişimin hüküm sürdüğünü

söyler. Akıl ise yokluğu da değişimi de yadsımak gerektiğini bildirmektedir.

- Herakleitos, değişimi reddetmenin evrenin hakikatleriyle uyuşmadığını

savunurken Parmenides bunun aksine değişmenin varlığını kabul etmenin

büyük yanılgı olduğunu savunmuştur. Parmenides'e göre hakikatin

bilgisi evrendeki değişmezlikten elde edilebilir ve bu da duyu organların

yanılgısından sıyrılarak akılla kavranabilir, iki düşünür birbirlerine zıt istikamette

duyuların değişim ve değişmezlik konusunda yanılgılar yarattığını

ifade etmişlerdir. Bu tartışma, felsefe tarihinin de ilk en tipik polemiklerinden

biri olmuştur.

- Evrene duyularla değil, akılla bakıldığında her yerde bir ve aynı değişmezlik

bulunabilir.

- Düşünce tarihinde akıl yürütme disiplinini ilk kez açık biçimde kullanan

düşünür olmuştur.

Varlık Anlayışı:


- Evrende yokluğun ve değişimin olmadığı düşüncesini kanıtlamak açısından

varlık anlayışında her şeyi kaplayan bir kütle fikri vardır. Oluş için,

oluşacak olanın daha önceden olmamış olması, yani yok olması gerekir

(hareketin olması için boşluğun olması gerekir, ancak o da yoktur). Bu

yüzden de hareket ve oluş söz konusu olamaz. Var olan hiçbir şey hiçbir

zaman hiçbir süreçte "yok olma" durumunda olamaz.

- Varlık var olmayanlardan meydana gelmez ve ona indirgenemez. Varlık

zorunluluktan "bir" ve "öncesiz-sonrasız" olmalıdır.

- Varlık her yerde kendisine özdeştir ve bütün bu özellikleriyle, her köşesi

merkeze eşit uzaklıkta olan kusursuz bir küreyle karşılaştırabilir. Ancak

bu nitelik aslında evrenin sonlu bir yapı olduğu anlamına gelir. Böylece

varlık, zaman bakımından başlangıçsız ve bitimsiz olmakla birlikte,

uzam bakımından sınırlı ve sonludur. Ancak Parmenides, sonsuzluğu

eksiklik olarak görmektedir. Sonsuzluğu, hiçbir zaman tamamlanamayan

bir belirsizlik düşüncesini taşıması Pythagorasçılardan (evrenin ilk

maddesi kabul ettikleri pneumanın sınırsız ve eksikli bir yapı olduğunu

düşünmeleri) etkilendiğini göstermektedir.

- Evrende yokluğun ve değişimin olmadığını kanıtlamak için akıl yürütmeler

öne sürer. Varlığın yer kaplama, yokluğunsa boşluk olduğunu kabul

eder.

- En yüksek hakikat olarak gördüğü değişmez varlığı "Bir" diye adlandırır.

Bütün evren, kusursuz küre görünümündeki Bir'den ibarettir. Yunanlılar

değişimi eksiklikle ilişki gördüklerinden Bir'in eksiksiz, kusursuz yapı düşüncesinde

ise hiçbir değişime ihtiyaç yoktur.

- Parmenides'in düşüncesinde varlık ve düşünce, varlık ve dil, bir ve aynıdır.

"Kusursuz varlık" öğretisini insan düşüncesinin işleyişi ile ilişkilendirerek

düşünce ile varlığın aynı şey olduğunu savunmuştur. Bu yüzden

bir şey hakkında düşünmek için o şeyin öncelikle var olması gerekir fikri

vardır. Düşünce varlıktan başka bir şeyin düşüncesi değildir. Tek değişmez

varlık vardır, o da değişmeyen varlık olan Bir'dir.

ÜNİTE 4

EMPEDOKLES, DEMOKRİTOS,

KSENOPHANES, ANAKSAGORAS

Ünite ite ilgili bilgi:



Bu ünitede, Empedokles'in felsefi görüşlerini ve dört neden
öğretisini açıklayabilmek, Demokritos'un atomculuğunu tartışabilmek, 1 7

Ksenophanes'ın Yunan tanrı bilimindeki yerini kavrayabilmek ve Anaksagoras'ın

felsefi görüşleri ile Nous anlayışını tartışabilmek amaçlanmaktadır. Finaf-Bütünieme

EMPEDOKLES (M.Ö. 490-430)


- Parmenides'ten etkilenmiş, onun varlığa ve BİR'e ilişkin görüşlerini büyük

ölçüde benimsemiştir.

- Varlığın belli bir zamanda meydana gelmediğini ve sonradan da ortadan

kalkmayacağını savunmuştur.

- Parmenides gibi evrende boşluk olamayacağını düşünür. Ancak temel

felsefi amaçlarından biri Parmenides'in değişmez varlık anlayışı ile evrendeki

reddedilemez değişim olgusunu uzlaştırması bakımından da ondan

ayrılır.

- "Oluş" hakkında yeni öneri ortaya koyar: Ne meydana gelmektir ne de

yok olmaktır. Meydana gelme ve yok olma'yı Parmenides'in varlığın içindeki

bazı temel unsurların birleşmesinden ya da ayrıştırmasından ibaret

görür. Empedokles dört unsurun ya da dört elementin (toprak, su, hava

ve ateş) birbirleriyle çeşitli şekilde karışımından evrendeki tüm var olmaların

ve hareketin meydana geldiğini düşünmüştür. Kendisinden önceki

tek unsurla evreni açıklayıcı felsefelerin sorunlarını böylece bu dört unsurun

da aynı derece belirleyici olduğunu belirterek sorunu aşmaya çalışmış

ve felsefe tarihinin en uzun ömürlü öğretisini (kendisinden sonrakiler

tarafından da kullanılacaktır) ortaya koymuştur.

- Bu dört unsurun nitel açıdan bir diğerine dönüşmesi mümkün değildir.

Değişim nicel boyutta, çeşitli oranlarda, sayılarda ve şekillerdeki kombinasyonlar

sonucunda meydana gelmektedir. Kimi düşünürler Empedokles'in

bu dört unsurunu Homeros'a kadar götürebilmektedir. Bu dört unsur

felsefe tarihinde genellikle, birbirine indirgenememelerinden dolayı

"çoğulcu maddecilik" olarak nitelendirilmektedir.

- Evrendeki tanrısallığı akılla ilişkilendirmiş, evrendeki her şeyin kendine

göre bir aklı olduğunu savunmuştur. (Her şeyin bir ruhsallık, akıl ya da

canlılık taşıyarak evrensel unsurları kardeşlik mayasında birleştirmeye

çalışan Pythagorasçı düşüncenin bir yansıması olduğu düşünülmektedir).

- Moira düzeninden akıl esaslı evren düzenine geçişte önemli bir aşama

olmuştur.

- Parmenides'in Varlık'ın kendisinde değişimin olmayacağı yönündeki düşünceyi

dört temel unsurun da kendi içinde değişemeyeceği düşüncesinde

etkili olmuştur. Bu dört unsur bu haldeyken değişim nasıl olmaktadır?

: Kendilerinde hareket yoktur ancak hareket ettirilmektedirler. Maddeden

bağımsız, kozmik bir güç olarak iki hareket ilkesi benimsenmiştir.

Bunlar hareketi meydana getiren SEVGİ (philotes, Aphrodite) ve NEFRET'tir

(Neikos, Kotos). Sevgi, temel dört unsuru sonsuz bir dönüşüm

içerisinde birleştirirken, Nefret ayrıştırır. Evrendeki tüm oluş ve değişim,

bu iki ilke doğrultusunda bir araya gelerek ya da ayrışarak meydana gelmektedir.

- Şeylerin Sevgi yoluyla birleşmelerinin doruk noktası, Nefretin tamamen

ortadan kalktığı ve evrendeki formların eksiksizce karışıp mükemmel birlik

haline geldikleri tanrısal bir esenlik durumudur. Evren düzeni ise birbirine

zıt olan bu dört unsurun tam orta noktası, ideal bireşimi olarak görmüştür.

(Parmenides'in andıracak şekilde, bu tanrısal birlik durumunu

Empedokles "küre"(sphairos) olarak adlandırmıştır).

- Evrendeki her şey keyfi değil, bir zorunluluk sonucu oluşmaktadır. Bu

zorunluluğu "Ananke" sözcüğü ile anmıştır ancak bu zorunluluğun evren

için kaçınılmaz bir kader mi (moira) ya da belli bir amaca ulaşmak için

ereksel (telos) bir güdü müydü pek net değildir.

- Bilgi için, kendi çağdaşları gibi duyuların sağladığı bilgiden kuşku duymuştur

(Aklı duyuların önüne geçirmiştir). Evrene duyularıyla yaklaşan

biri, var olma ya da yok olma gibi olgularla düşünmeye başlayacağını,

ama akıl yolu ile yaklaşanın evrenin, dört elementin Sevgi ve Nefret yolu

ile bir araya gelmelerinden veya dağılmalarından ibaret olduğunu görebileceğini

savunmuştur.

- Ruh anlayışı Pythagorasçılara dayanmakla birlikte onun ruh anlayışını

kendi özgün öğretisi çerçevesinde ele almıştır. Ruhun da dört temel unsurun

belli bir terkibinden meydana geldiğini ortaya koymuştur. Pythagorasçılar

gibi ruhu bedenden ayırmaz. Ruh göçünü savunur. Madde dünyasının

üzerinde ikinci ve daha yüksek bir mutlu ruhlar (daimones) dünyasının

bulunduğunu, bu dünyanın da günahlarla kirlenmemiş ölümsüz

ruhların sonsuza dek yaşadığı bir dünyadır. Kirlenmişler ise bir bedenden

başka bedene geçip duranlardır. Böylece dünyayı insan ruhu için

düşüş alanı olarak görmüştür ve yüksek âleme erişme amacı gütmüştür.

Ruhu, Tanrıdan uzaklaşan ve yine ona dönmeyi arzulayan bir sürgün

hali olarak kabul etmiş ve tüm insanların bunun için Sevgi tanrıçası Aphrodite'e

tapmalarını önermiştir.

DEMOKRITOS (M.O. 460-360)


- Empedokles'in "çoğulcu maddecilfk" anlayışının üzerine, daha tutarlı ve

bütünlüklü olarak "atomculuk" şeklinde adlandırılan görüşler bina etmiştir.

Demokritos'un atomculuğu, Parmenides'in varlık anlayışı olan boşluğu

ve oluşu reddeden, mantıksal içerikli akıl yürütmelerle doğa dünyasını

baştan sona mantıksal bir içerikle kavrayan bakış açısından önemli izler

taşır. Ancak Parmenides'ten boşluğun yani yokluğun varlığını kabul

etmesi bakımından ondan ayrılır. Atomculuk anlayışında doğa düzenini

Elea mantığının etkilerinden korumaya yönelik girişimde bulunmuş olması

ise onu Parmenides'e yaklaştırır.

- Demokritos'a göre evrendeki her şey, kendi içlerinde hiçbir boşluk içermeyen,

yine kendi içlerinde değişmez ve parçalanmaz olan, sonradan

var olmamış ve yok olmayacak olan bazı temel unsurlardan oluşmaktaydı.

Bu unsurlara "parçalanmaz", "bölünmez" anlamına gelen "atom" adını

vermiştir. Atomlara atfettiği tüm özellikler Parmenides'in varlığa atfettiği

özelliklerle aynıdır. Ancak Parmenides'in birciliğinin (monizm) tersine

parçalanmaz atomların sonsuz sayıda olduklarını ileri sürmüştür. Aslında

atomculuğun kurucusu Pythagorasçılardan etkilenen Leukippos'tur.

- Demokritos'a göre atomlardan ve boşluktan başka bir şey yoktur. Tüm

evren düzeni, boşlukta birbirleriyle birleşen ve birbirlerinden ayrışan

atomlardan ibarettir. Tüm oluş onların bir araya gelip dağılmalarıdır. Evrendeki

her şey, onların oluşturdukları farklı bireşimlerden ibarettir. Böylece

hareketi de maddeden ve varlıktan ayrı tutmayarak Empedokles'ten

ayrılmış ve hareketi maddeye yüklemiştir.

- Atomların hareketi rastlantısal değildir, evrendeki her şey bir zorunluluğa

bağlı olarak olup bitmektedir. Birbirlerine benzeyen atomlar zorunlulukla

bir araya gelmekte ve biçimlerine göre hareket şekli almaktadırlar

(örneğin köşeli yapılardaki atomlar daha yavaş hareket ederken yuvarlak

yapılı atomlar daha hızlı hareket edebilir). Bu anlayış mekanik hareketi

akla getirmektedir. Atomların hem fiziksel hem mantıksal/geometrik

özelliklere sahip olduğunu ifade etmiştir. Fiziksel özellikler ikincildirler

(renk, koku, şekil gibi görünür veya hissedilir) ve duyulara hitap ederler.

Mantıksal/geometrik özellikler ise ancak akılla kavranabilirler ve atomların

değişmezliklerinden sorumludurlar. Bu noktada ayrı iki evren değil,

tek evrenin bize hitap eden iki yönü söz konusudur. Böylece değişim ve

değişmezlik arasındaki tartışmaya da kendince bir çözüm getirmiş oluyordu.

- Demokritos'a göre ruh bile atomların oluşturduğu bir birleşimden ibarettir.

Ancak ruhu oluşturan atomlar çok daha ince ve yuvarlak yapıda olduğundan

diğerlerine göre daha hareketlidirler. Bu anlayışta ruh elbetteki

ölümsüz değildir çünkü beden ölünce ruh atomları da kendiliklerinden

dağılıp ölmektedirler.

- Evren düzeninde doğanın tanrısallıkla ya da canlılıkla olan bağı kopartılmış

ve ayrı iki kategori olarak düşünülmüştür. Zira ruhsallık maddede

biçim kazanan bir yapı değil, bizzat maddeden (atomlardan) oluşan ayrı

bir yapıdır. Hareket ise maddenin kendiliğinden bir şey değil, maddeler

ya da atomlar arasında bir güç olarak ortaya çıkmaktadır. Hareket,

maddeler arasında itilim ya da çekilim gücüdür.

- Dil ile nesne arasındaki organik ilişkiyi koparmıştır. Adların nesnelere

keyfi olarak sembolleştirmek amacıyla verildiklerini ve adın nesneye doğal

olarak ait olmadığını ilk kez açıkça dile getirmiştir. Böylece dil-varlık

ilişkisini geri dönmemecesine koparmıştır. (Bu anlayış Sofistleri ve Platon'u

etkilemişti).

- Ahlak ve toplum düzeninde en büyük iyiliğin ruhun duruluğunda, ruhun

sevincinde (euthymie) ve mutluluğunda (udaimonie) bulmuştur. Bunlara

ise belli zorunlulukla işleyen doğaya göre yaşamakla ve ölçülükle erişilebilir.

Doğa düzenine göre bir hayatı ortaya koyması kader inancını da

ikinci plana itmiştir. Bununla birlikte hazzı reddetmemesi Platon'u da etkilemiş,

diğer düşünürler gibi yasalara saygınlığı önemsemiş, yasanın

da yeterli olmayıp insanların yasalara uymaya yöneltecek ölçü ahlakının

da tamamlanması gerektiğini düşünmüştür.

KSENOPHANES (M.Ö. 570-480)

- Çağdaşları gibi evrenin nasıl oluştuğu ve ana maddenin ne olduğuna

ilişkin konulardan çok Yunan dünyasının geleneksel tanrı anlayışına

(Homerik-Hesiodik Olimposçu çok tanrı düzeni) felsefedeki belki de en

etkili eleştiriyi yöneltmiş ve onun yerine "hep göz, hep düşünme, hep kulak"

olarak özetlediği kozmik ölçekte bir güce sahip tanrısallık önermiştir.

Farklı toplumlarda farklı tanrıların olmasını eleştirmiş ve felsefi içerikli

ve evrensel bir tanrısallık anlayışı geliştirmiştir. Bu aynı zamanda evreni

tek bir ilke ile açıklama eğilimine de uygun bir tutum sayılabilir.

- Ksenophanes'in ortaya koyduğu Tanrı anlayışı, kozmolojik-ontolojik olmanın

yanı sıra hem sosyal ve ahlaki bir içeriğe bürünen hem de insan

biçimli unsurlardan ayıklamayı amaçlayan bir karaktere sahiptir. Tanrının

evrensel unsurları düşünmeyle kımıldatıp düzenlediğini söyleyerek akıl

kavramını teolojiye sokan isim olmuştur.

- Ksenophanes'in geliştirmiş olduğu tanrı anlayışı Milet düşünürlerinin biriktirmiş

olduğu düşünsel altyapıya dayanır. Sözgelimi Anaksimandros

arkhe olarak ortaya koyduğu apeiron'a Homerik tanrıların bir özelliği

olan ölümsüzlüğü atfederek, onu bir anlamda kozmik düzenin egemen

tanrısallığı olarak görmekteydi. Ksenophanes ise mitoslarda ortaya konulan

tanrısallık anlayışı ile filozoflar tarafından geliştirilen tanrısallık anlayışları

arasında bir sentez yapmayı amaçlamıştır. Olimposçu düzende

Zeus'un giderek ağırlık kazanması aynı zamanda Ksenophanes'in de

"en güçlü tanrı" öngörmesini besleyen bir altyapı sunuyordu.

- Ksenophanes'te tanrının evren içindeki konumu belirgin olarak verilememiştir.

Tanrıya sadece evreni kıpırdamadan akıl gücüyle hareket ettirme

gücü atfedilmiştir.

- Evren düzenini maddi temelde kavramıştır. Kimi yorumcular onun toprağı

ve suyu evrenin arkhesi olarak ortaya koyduğunu, kimi yorumcular da

onun tanrının evrenin birliği ve bütünlüğünü sağlayacak şekilde ortaya

koyduğunu ifade ederek panteist olduğunu iddia etmişlerdir.

- Ksenophanes'e göre insan tanrıya ve evrene ilişkin kesin bilgiye erişemez.

Kesin bilgi tanrıya hastır. Tanrı bilgisi, insan bilgisinden bedensel

organların yardımı olmaksızın tanrısal akıl yolu ile "bütün olarak" kavrama

özelliğinden dolayı ayrılır,

- Tanrının, iyi, kötü, ahlak, adalet gibi insani yönlerle ilgili bir tanrının öncülüğünü

yapmış olması kendisinden sonrakileri de etkilemiştir.

ANAKSAGORAS (M.Ö. 500-428)


- Pek çok Yunan düşünürü gibi iyonya kökenlidir; ancak yaşadığı dönemde

siyasi, kültürel ve düşünsel bir merkez haline dönüşen Atina'ya yerleşmiş,

felsefenin bu kentte etkinlik kazanmasını sağlamış ve Atina'yı

neredeyse tek başına idare etmekte olan Perikles'e dostluk ve hocalık

yapmıştır.

- Empedokles gibi dört temel unsurdan herhangi birinin diğerine dönüşme

imkanını reddetmektedir (örneğin ateşin suya dönüşemeyeceği düşüncesi).

- Evrende bir hareket ve dönüşümün olduğunu kabul etmekle birlikte

"oluş" ve "yok olma"yı reddetmiştir.

- Empedokles'in evreni dört unsurla açıklama çabasının tersine, evrenin

sonsuz sayıda unsurdan meydana geldiğini düşünmüştür. Bu sonsuz

sayıdaki unsuru "spermata" (tohum) sözcüğü ile ortaya koymuştur. Tüm

görünür evren sonsuz sayıdaki spermatanın (birbirlerinden koku, renk

ve şekil vb. bakımdan farklı olan) çeşitli şekillerde birleşmesinden (Empedokles'in

dört unsurunu bile) meydana gelmiştir. Evreni meydana getiren

tözlerin sonsuz sayıda olmasını belirtmesi, onu Empedokles ve Demokritos

gibi "çoğulcu maddeciler" safına yerleştirmiştir.

- Sonsuz sayıdaki spermata, Anaksagoras'a göre evrenin başlangıcındaki

"kaos" durumunda birbirleri üzerinde üstünlük kurmadıkları ve birbirine

tam karışmış şekildedirler. Her şey, her şeydeydi ve bu kaotik ortamda

şeyleri diğerlerinden ayıran henüz ayırıcı bir nitelik yoktu. Kaotik durumdan

çıkışı ve kosmosa (düzen) dönüşü sağlayan güç ise kozmik ölçekte

ve tanrısal nitelikli bir aklı ifade eden "Nous"tur (Akıl).

- Demokritos'un hareketi maddeden ayrı bir ilke olarak ele alan anlayışını

benimsemiş ve Empedokles'in iki hareket ilkesi yerine tek ilke ile açıklamaya

gitmiştir. Anaksagoras, Nous'u, yani aklı evrenin oluşunu ve tüm

düzenini sağlayan güç olarak sunan ilk filozof olarak kabul edilmektedir.

- Nous'un temel etkinliği başlangıçta kaotik durumda olan şeyleri birbirlerinden

ayrıştırarak düzenlemektir. Ancak Nous'un şeylerin ayrılmasına

yönelik yönlendirici gücü bütünüyle yeterli olamayabilir. Bundan dolayı

da evrende hiçbir şey saf ve arı halde değildir. Her şeyde her şeyden bir

miktar ay bulunmaktadır. Örneğin evrende arı toprak, su ya da ateş bulunmaz.

Bunlar daima birbirleriyle bir miktar karışmış durumdadır. Bu kuralın

tek istisnası Nous'tur. Zira bazı şeyler Nous'tan bir miktar pay taşısalar

da, Nous'un kendisi yalın ve katıksız haldedir.

- Her şeyin başka bir şeyden bir miktar pay taşırken nasıl birbirlerinden

farklı görünüme sahip olduğuna yönelik olarak da o şeyde "baskın niteliğin"

yüksek olmasını gerekçe göstermiştir. Baskın nitelik aslında "üstün

nitelik" olarak düşünülmüştür. (Örneğin bir şeyin altın olma sebebi, altın

olma niteliğinin onda baskın biçimde bulunuyor oluşundandır. Modern

bilimde genetikte kullanılan baskın ve çekinik genler de bu ilkeyi anlamak

için yardımcı olabilir).

- Ruhu bedenden, aklı maddeden kesin bir biçimde ayıran ve biri duyularımıza

hitap eden, ötekisi yalnızca akılla kavranabilen iki alem öngören

anlayışa "metafizik ikicilik" (metafizik düalizm) denilmektedir. Anaksagoras'ın

Nous'u spermatalardan (maddeden) ayırması, bazı yorumculara

göre metafizik öncülüğün öncüsü olduğuna yönelik değerlendirmelere

yol açmıştır. Bazı yorumculara göre de Nous'un bazı maddelerde bulunması,

düşünen-maddenin varlığına işaret etmektedir. Bu anlayış Nous'u

en küçük madde parçacıklarından kosmostaki kozmik akla (logos) ve

Herakleitos'un ateşe yüklediği işleve kadar sirayet edebilmektedir.

ÜNİTE 5 |

SOFİSTLER VE SOKRATES

Ünite ile ilgili bilgi:



Bu ünitede, Atina'da ortaya çıkan Sofist
hareketi hakkında bilgileri ve Sokrates'in Sofistlere karşı geliştirdiği

tezleri açıklayabilmek amaçlanmaktadır.

Arasınav

Final-Bütünleme

6 1

2

i
SOFİSTLER (M.Ö. 4. YÜZYIL)


- M.Ö. 4. yüzyılda tüm Yunan dünyasının siyasi ve kültürel merkezi haline

gelen Atina, her ne kadar sadece beyaz, erkek ve Yunan soylu kişileri

kapsasa da ileri bir demokrasi düzenini beşiğiydi. Bu özgün demokratik

düzen içerisinde bireylerin çıkarlarını korumaları o dönemde özellikle

sosyal hayatta önemli bir mücadele aracı olan sözü iyi kullanmaları gerekiyordu.

Sözü kullanma ustalığı ve kabiliyeti toplumsal ve siyasi mücadele

bakımından da bir üstünlük getirmekteydi. Bu demokratik düzende

gençlerin eğitim anlayışı da söz söyleme sanatını, yani retorik sanatını

vermeye yönelik bir amaç taşıyordu. Ancak Atina'nın mevcut eğitim yapısının

bu ihtiyacı gideremeyen eksikliğini zamanla, bir düşünce hareketi

olarak Sofistlerin sözü süslemek ve ikna etmek anlamında kullandığı

retorik sanatını, insanlara erdem (Arete) kazandırmak amacıyla yaptıkları

eğitimin gidermeye başlamıştı.

- Sofistler Atina'ya başka Yunan sitelerinden göç eden yabancı kökenli insanlardı.

Atina'nın cezp edici sosyal dokucu ve konuşma sanatı gibi pratik

eğitimdeki ustalıkları onları gezgin öğretmen özelliğini almalarını sağlıyordu.

Ancak bilgiyi para karşılığı satmaları, bilgiyi ayağa düşürdükleri

yönünde eleştiri almalarına neden olmuştur.

- Sofistler, retoriği, bireyi sitede başarılı ve mutlu kılacak pratik yaşam becerilerinin

başlıcası olarak görmekte ve onu politik erdem (politike arete)

olarak nitelemekteydiler. Tutarlı felsefi anlayışla temellendirilen bu düşünce

zamanla olgunlaşmış ve kimi yorumcular bu aydınlama hareketi

olduğunu, kimileri de Yunan dünyasının geleneksel düzen anlayışını yıktığını

belirtmiştir. İki değerlendirme de birbirini tamamlarken Sofistlerin

Yunan dünyasında bıraktığı iz, her ne kadar sonrasında Platon ve Aristoteles

tarafından bertaraf edilmeye çalışılmışsa da tamamen silinememiştir,

etkisi devam etmiştir.

- Sophistes sözcüğü, Yunan dünyasında uzun bir süre bilgili, becerikli, uzman

insan anlamında; bazen de bilge anlamında kullanılmıştır. Kendisi

için sofist nitelemesinde bulunan ilk kişi de Protagoras'tır, Ancak sonraları

Sokrates, Platon ve Aristotelesbu sözcüğü alçaltıcı anlamda da kullanmışlardır

(zira güç arzusu ve yarar düşüncesinden dolayı eleştiriyorlardı

Sofistleri). Her ne olursa olsun sofist sözcüğü öğretmenlik (retorik

sanatının öğretmeni) olarak anlaşılıyordu.

- Sofistler nitelikli nutuklar yapabilmek ve muhatap kişinin üzerinde etkili

olabilmek için dile hakim olmayı ve onun yapısını, işleyişinin iyi bilinmesi

gerektiğini savunmuşlar ve bu yüzden de dil ve düşünce üzerinde sistematik

olarak durmuşlardır. Dil, sofistlerin evi gibiydi. Türlü sözcük

oyunları ile düşünce üzerinde gezinmeleri, muhataplarını şaşkına çevirebiliyordu.

Onlara göre sözcüklerin doğada zorunlu bir karşılığı ya da

nesnenin zorunlu olarak tek bir doğru adı yoktu ve bu zihinde tamamen

keyfi olarak inşa edildiğinden dolayı her toplum-insan nesneleri tarafından

farklı farklı anlamlandırabilmekteydi. Dolayısıyla da bu durum şüpheciliği

besleyen bir temel yöntem haline geliyordu.

- Sofistlerin insan, bilgi ve toplum anlayışları tamamen insan-merkezcilik

esasına dayandırılmıştı, insan-merkezcilik, başta varlık ve bilgi olmak

üzere, evrendeki tüm olguları insandan hareket ederek açıklamaya çalışır.

Sofistlerin tezlerini de en iyi özetleyen Protagoras'a ait cümle olan

"insan, her şeyin ölçüsüdür" (her şey insana göre anlam ve değer kazanır)

ifadesindeki anlayışta da olduğu gibi insan, hakikati bulup çıkarmaz,

onu bizzat kurar ve üretir. Bu düşüncenin gerisinde her ne kadar öncüller

bulunsa da (örneğin Demokritos'un atomun bir yönünün duyulara hitap

ettiğini ve dil ile varlık arasında zorunlu bağın olmamasını belirtmesi

gibi) aslında bu düşünce sistematiği Yunan felsefesinde bir kırılmayı

da işaret eder.

- Sofistler, önceki düşünürlerin tersine insanın doğasını keşfederek, felsefi

soruşturmalarını doğa alanından insan ve toplum alanına kaydırdılar.

Sofistler, doğa düzeni (Physei) ile toplum ya da yasa düzenini (Nomoi)

birbirinden kesin biçimde ayıran ilk düşünürler olmuşlardır. Özellikle Sofist

Arkhelaos, haklı-haksız, güzel-çirkin gibi değerlendirmelerin physis

düzeninde değil, Nomoi düzeninde ortaya çıktıklarını, tanrıların da yine

bu yasa düzeni tarafından belirlendiğini savunması etkili olmuştur. Bu

anlayışta insan, elbette doğanın bir parçasıdır; ancak diğer canlıların aksine,

kendisine bambaşka bir dünya yaratabilme, kendi yasasını ve doğruluğunu

üretebilmektedir. Doğada adalet, güzellik, erdem ya da iyilik gibi

nitelemeler bulunmaz. Bunlar insanın kendisinin ürettiği ve ancak yasa

düzeninde anlam kazanan kavramlardır.

- Siyasi eşitlik anlamında da çığır açmışlardır. Protagoras, saygınlığın (aidos)

ve adaletin (dike) insanlara eşit biçimde pay edildiğini, bu yüzden

de yönetim sanatında herkesin eşit şekilde hakkı olduğunu belirterek siyasi

eşitlik ilişkisini formüle eden ilk kişi olmuştur. Sofistler insanı diğer

canlılardan ayıran önemli bir özellik anlamında "politika yapan hayvan"

olarak tanımlamaktaydılar. Onlara göre insanda siyaset yapma becerisi

saygınlık ve adaletten önce gelmekteydi. Bu tanımlama Platon ve Aristoteles

tarafından da büyük ölçüde benimsenmiş ve "homo societus" ifadesinde

nihai anlatımını bulmuştur (Latince'deki "insan" (homo) ve "toplum"

(societus) sözcüklerinden türetilmiş olan bu ifade insanın özü itibariyle

toplumsal bir varlık olduğunu vurgular). Sofistlerin insanı doğadan

farklılaştıran bu öz niteliğini ortaya koymaları insanı doğadan hareketle

değil, site ve yasa düzeninden hareketle (onu inşa etmesi anlamında)

yaparak mümkün olmuştur. Bu durum ise hakikat arayışının sadece evren

düzeni doğrultusunda gerçekleştirilmeyeceğini de habercisi olmuştur.

Nitekim Platon'un Sofistlerden hemen sonra ideal düzenin merkezine

siteyi koyma çabası da bu arayışın bir etkisidir.

- Genel bilgi anlayışları, kesin ve genel geçer bilginin olmadığı yönündedir.

Her şeyi insanın pratik ihtiyaçlarına göre kavradıklarından dolayı yararcıdırlar.

Bilgi anlayışı tamamen pratik beceriler üzerinedir, çünkü

amaç bireyin toplumsal hayatta başarılı olmasıdır. Kimi yorumcular ise

bu düşünceleri Yunan dünyası için yıkıcı bulmuşlardır.

- Başlıca Sofistlerden biri olan Gorgias, "Hiçbir şey yoktur, olsa da bilinemez,

bilinse de ifade edilemez" diyerek varlık algısının kişiden kişiye değiştirdiğini

ve bundan dolayı da insanlar arasında varlığın neliğine ilişkin

özlü bir uzlaşmanın sağlanamayacağı düşüncesini doğurmuştur. Aslında

bu söz Parmenides'in mantıksal katılığına da İronik bir eleştiridir. Yunan

dünyasındaki doğruluk anlayışını sarsan ve yeryüzündeki insan sayısı

kadar doğruluk olabileceğine dayanan bu tavır, kimileri tarafından

Sofistlerin ahlaki erozyona neden oldukları yönünde de eleştiriler yapmasına

neden olmuştur.

- Sofistler Yunan felsefesinin gelişimini derinden etkilemişler, insanı tanımanın

bir yolu olarak dili önemsemeleri (dil ve düşünce yapısı üzerine

yöntemlerin gelişimini tetiklemiştir) ve retoriği bir sanat haline dönüştürmeleri,

bunun yanında "erdemli insan" arayışlarından dolayı eğitimin de

felsefenin bir diğer önemli sorunu olmasını sağlamışlardır. Sözcükler

üzerindeki hoyratlıkları, anlam ve akıl yürütme konusunda Platon ve

Aristoteles'i arayışlara sürüklemiştir.

SOKRATES


- Felsefe tarihinde adından en çok söz ettiren düşünürlerdendir. Ardında

hiçbir eser bırakmamış olması ve büyük ölçüde öğrencisi Platon'un

eserlerinde geçen bilgilere dayanması kimileri tarafından sadece bir kurgu

olduğu iddia edilse de Platon dışında bazı önemli kişilerin de bu tarihsel

kişiliğe göndermede bulunması, bu iddiayı büyük ölçüde geçersiz

kılmıştır. Platon'un diyaloglarında Sokrates'in yer alıyor oluşu, Platon'un

Sokrates'i kendi adına mı konuşturmaktadır yoksa bağımsız bir tarihsel

kişilik midir sorusunu bu iddia çerçevesinde de gündeme taşımıştır. Ancak

yapılan çalışmalar Sokrates'in kendi düşüncelerini ortaya koyan bir

tarihsel kişilik olduğunu göstermiştir.

- Sokrates'in felsefi görüşlerine ilişkin bilgiler, Platon'un gençlik dönemi diyaloglarına

dayanır. Savunma, Kriton, İon, Lysis, Euthyphron ve Devlet'in

I. kitabından oluşan bu eserler Sokrates'in belirgin etkisi nedeniyle

Sokratik Diyaloglar olarak nitelendirilmişlerdir. Bu eserlerde Sokrates,

Sofistlerin Atina'da yol açtığı ahlaki yıkımla mücadele eden ve gençlerin

eğitimi ile yakından ilgilenen ve onların mutluluğunu amaçlayan bir bilge

olarak yer alır.

- Sokrates'i Yunan düşünürleri arasındaki şöhreti, görüşlerinin büyük ölçüde

insan, ideal site ve ahlak ülküsü üzerine olmasıdır. Görüşleri büyük

ölçüde Sofistlere yönelik karşı çıkışlardır.

- Sofistler insana yarar sağlayacak şeylerin (çıkar) mubah sayılması gerektiğini

ve yararı ön plana getirmişlerdir. Sokrates de Sofistler gibi insan

için en yüksek amacının mutluluğa (eudaimonia) ulaşmak olduğunu savunmuştur.

Mutlu olmak için iyi, iyi olmak için de erdemli olmaktan geçiyordu.

Yunan insanının erdemden (arete) anladığı şey, adalet, doğruluk,

ölçülülük, cesaret, bilgelik ve dindarlıktı. Bunları genel olarak tüm Yunan

düşünürleri (Sofistler ve Sokrates dahil) benimsiyordu. Aynı şekilde Sokrates

gençlerin erdem için eğitimini de Sofistler kadar önemsiyordu. Ancak

erdemin ve onun alt türlerinin (cesaret, ölçülülük, bilgelik, dindarlık,

doğruluk) ne olduğu konusunda ise Sokrates farklılaşmaya başlıyordu

ve düşünsel çabasının omurgasını da bu soruşturma oluşturuyordu.

Sokrates muhataplarına "nedir?" (ti esti) diye sormaktadır. "Cesaret nedir?"

(Lakhes diyalogunda), "ölçülülük nedir?" ya da "bilgelik nedir?"

(Kharmides diyalogu), dindarlık nedir (Euthyphron diyalogu) ya da bir

bütün olarak "erdem nedir?" sorularından oluşur bu sorgulamalar. Amaç

erdem için kesin bir tanım bulmak ve böylece gençlere verilecek erdem

eğitimine sağlam bir zemin hazırlamaktır.

- Sokrates'in yer aldığı diyalogların hepsinde bu sorular genel olarak Sofistlerin

cevapları üzerinden yürümektedir. Mutluluğu, doğruluğu ve genel

anlamıyla erdemi hükmetme becerisi ilişkilendiren ve güçlü olanın

haklı olduğunu savunan Sofist düşünceler Sokrates'in mücadele ettiği

tezler olmuştur.

- Sokrates, sorulan sorulara öne sürülen tanımları, kendine özgü bir yöntemle,

yani İronik yöntem ile çürütür ve tanımlamaların geçersizliğini

mantıksal argümanlarla kanıtlamaya çalışır. Bu yöntem bir bütün olarak

Sokratik Elegie, yani çürütme olarak adlandırılır. Aradığı tanımda, erdemin

zamana ve mekana göre değişen farklı görünümleri değil, zaman ve

mekana göre değişmeyen, erdemin tüm farklı görünümlerinde değişmez

biçimde ortak olan özlüğü talep etmiştir. Bu yüzden de tüm soruşturmalar

sonuçsuz kalır. Bu öz aranmış olsa da kesin olarak ortaya konulmamaktadır.

"Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir" sözü bundan dolayı

anlamlıdır. Çünkü o muhataplarına bilmekten ziyade, bildiğini sandığı

şeyleri tekrar sınamasını, "bilme" işinin sanılandan çok daha zor olduğunu

ve sağlam temellendirilmesi gerektiğini tavsiye eden bir bilge kişi görünümündedir.

- Sokrates'in ahlak anlayışı büyük ölçüde "kendini bil" düşüncesine dayanır.

Bununla birlikte, insanın tüm davranışlarını değişmez bir davranış ilkesine

dayandırması gerektiğini savunur. Bunlar ahlaki bir insanın nasıl

olması gerektiğine yönelik yargılar olsa da bu ahlaki ilkelerin ne olduğu,

erdemin tanımında olduğu gibi son kertede kapalı kalmaktadır. Ancak

Sokrates onun akla kavranabilecek bir yapı olduğunu da belirtmiştir.

- Sokrates, bir ebe olduğunu ve gençlerin ruhlarını doğurttuğunu söylüyordu.

Bu doğurtma, insanın doğasında doğuştan saklı bulunan hakikatlerin

açığa çıkarılması esasına dayanıyordu. Maieutike (ebelik, doğurtma

esaslı) adı verilen bu süreç, serbest ama yöntemli bir diyalogla gerçekleştiriliyordu.

- Sokrates'in cevapsız bıraktığı soruşturmalar Platon tarafından sistematik

düşünce etkinliği doğrultusunda kendi içinde tutarlı çözümler getirmeye

yöneltmiştir.

- Sofistler, insanı merkeze koymakta ve böylece doğruluğun kişiden kişiye

değiştiğini belirtmekteydiler. Sokrates ise bunun ancak görünüşte

böyle olduğunu, oysa görünür farklılıkların altında değişmez özlerin olduğunu

savunuyordu. Duyularla kavranılan değişken şeylerin ötesinde,

akli bir özlüğün varlığını ortaya çıkarmayı amaçlıyordu. Bu Antik Yunan'da

doğa filozoflarının savunduğu bir durumdu, ancak Sokrates'i

ayırt edici özelliği bu düşünceyi ilk kez ve başarılı bir biçimde insani-toplumsal

yöne uyarlamış olmasıdır.

- Sofistler, doğa dünyası ile insan (veya yasa dünyasını) birbirinden ayırıp,

yasa dünyasının (insan) tamamen göreli bir yapı sergilediğini savunmuşlardı.

Sokrates ise insan dünyasında da doğadaki gibi bir genel geçerlik

bulunduğunda ısrar etmiştir.

ÜNİTE 6

PLATON: VARLIK VE BİLGİ ANLAYIŞI


Ünite ile ilgili bilgi: Platon'un yaşamı ve yapıt-

PLATON'UN YAŞAMI VE YAPITLARI (M.Ö. 427-348)


- Felsefe tarihinin en büyük düşünürlerindendir ve etkisi günümüze kadar

gelebilmiş, sistematik felsefe çağının başlangıcını taşıyan filozoftur.

- Atina'da doğmuştur, iyi eğitim almıştır. Sokrates'in öğrencisi oimuş ve

onun sorgulama yönteminden etkilenmiştir. Yaşadığı dönemde Atina, oligarşiyi

savunanlar ile demokrasi yanlıları arasında şiddetli çekişmelere

sahne olmaktaydı. Platon hem ailesinden dolayı hem de özel ilgisi onu

sitedeki siyasal yaşamın bir parçası haline getirmiştir, iktidarı elinde bulunduran

oligarşi yanlıları, zaman zaman şiddete başvurmakta ve Sokrates'i

de kendi amaçları için alet etmeye çalışmışlardı. Demokrasi yanlılarının

yönetime gelmesi ile de Sokrates suçu olmadığı halde Atina

gençliğini sapkın inanışlara yönlendirdi için idama mahkum edilmiştir. Bu

duruma yakından şahit olan öğrencisi Platon yaşananların derin tesiri altında

kaldı ve siyasi bakımdan da demokrasi karşıtı bir düşünceyi hayatı

boyunca hep korudu. Bu olaydan sonra siyasetten vazgeçip felsefeye

yöneldi ve çeşitli seyahatlere çıktı. 40 yaşından önce gittiği Güney italya'da

yaygın bir düşünceye sahip Pythagoras'ın öğretilerinden etkilendi.

M.Ö. 387-388 dolaylarında Atina'da Akademia adında felsefe, matematik,

geometri, astronomi ve fizik eğitiminin verildiği okulu kurdu. Bu aynı

zamanda Batı düşüncesinin ilk büyük akademisi olarak anılacaktı. Okul

hem Platon'un kendi hayatında hem de düşüncesinin gelişiminde önemli

bir adım oldu. Okulda Aristoteles de öğrenim görüyordu.

- Platon, ilk büyük dizgesel yaklaşımı olan, bir dizge kuran, büyük bir filozoftur.

Bazı yorumcular, Platon'un en önemli yanının, doğrunun araştırılmasında

biricik kılavuz olarak "akıl"ı kabul etmesi olduğunu belirtmişlerdir.

- Hemen hemen hepsi diyalog şeklinde olmak üzere 30'dan fazla eser

yazmıştır. Önemli eserleri dil, düşünce ve zaman bakımından seyirleri

şöyle gruplanmaktadır:

Sokratik Dönem Eserleri:



Gençlik döneminde kaleme aldığı ve Hocası
Sokrates'in etkilerini taşıyan eserlerdir (Savunma, Kriton, ion, Lakhes, Kharmides,

Euthyhron, Lysis ve Devletin 1. kitabı). Bu eserlerdeki amaç, erdemin ve

onun alt türlerini tanımlama çabasını, erdemin değişen görünümünü değil, değişmez

özünü bulabilme arayışıdır.

Geçiş Dönemi Eserleri:



Hocasının eserlerinden sıyrılıp kendi özgün eserlerini
ortaya koyduğu yapıtlardır (Protagoras, Gorgias, Menon, Euthydemos,

Kratylos).

Olgunluk Dönemi Eserleri:



Özgün düşüncesini ortaya koyduğu ve Platoncu
söylemin doruğa çıktığı eserlerdir (Symşposium, Phaidon, Devlet, Phaedrus).

Yaşlılık Dönemi Eserleri:



Öğretilerini çeşitli açılardan sınamaya ve sorgulamaya
yönelik eserlerdir (Theaetetos, Parmenides, Sofist, Devlet Adamı, Philebos,

Timaois, Yasalar).

PLATONUN İDEALAR ÖĞRETİSİ


- Gorgias adlı eseri, erdem hakkında Sokratik diyalogların tersine erdem

hakkında ilk defa bir tanım getirildiği için Sokrates'ten sıyrıldığı ve kendi

görüşlerini dile getirdiği başlıca eser olarak kabul edilir. Bunda Platon'un

Güney İtalya seyahati sonrası Pythagorasçı öğretilerle tanışmış olmasının

etkisi büyüktür. Platon'un iki temel öğretilerinden biri olan "ruhun

ölümsüzlüğü öğretisi" bu etkinin biri ürünü sayılmaktadır.

Bir diğer temel öğretisi "idealar öğretisi"dir, ki bu iki öğreti Platon'un varlık,

bilgi, ahlak ve toplum anlayışının bu iki öğretiden türediği söylenebilir.

- İdealar öğretisi, Sokrates'in erdem tartışmalarına bir yanıt gibidir ve aranan

öz niteliğindedir. Euthyphron adlı eserinde "idea" ve "eidos" sözcüklerini

ilk kez kullanır ve dindarlığın tanımının dindarca olanın tüm farklı

görünümlerinde ortak olan değişmez özü bu iki kavramla anmıştır. Phaidon'da

adalet, güzellik, iyilik gibi kavramlarla ideayı ilişkilendirir. Cesaret

konusunda da ortak bir tanım geliştirir. Sayıların, doğal ve sıradan nesnelerin

de ideaları olduğunu belirtir.

- Platon'un varlık anlayışı, bütün görünür (duyular) dünyanın, düşüncelerimizin

ve kavramlarımızın, duyuların ötesinde ve ondan bağımsız bir

varlığa sahip bir gerçeklikle, yani idealarla ilişkili olduğunu savunur, idealar

görünen dünyanın arkasında yatan gerçekliktir.

- Örneğin doğada tek tek tikel ağaçlara varlığını veren tek bir ağaç ideası

vardır ve bu ağaç tikellerinden bağımsızdır. Böylelikle ideaların herhangi

bir yere işaret etmeden ve yalnızca düşünce ile kavranabilen, zamandan

ve mekandan bağımsız yapılar oldukları görülür. Dolayısıyla Platon

duyular evreni (aisthets topos) ile düşünülür evren (noetos topos) veya

idealar evrenini birbirinden kesin bir biçimde ayınrmıştır. "idealar vardır"

ve "idealar görünür şeylerden ayrıdır" şeklinde iki temel öğretiyi özetlemiştir.

Varlık- Var Olan Ayırımı


- Platon'un ideaların görünür şeylerden ayrı bir varlığa sahip olduğunu belirtmesi

onu metafizik bakımdan ikici (düalist) bir düşünür olmaya götürmüştür.

Böylece evren birbirine indirgenmeyecek iki ayrı yapıya bölünmüştür.

- Duyulur evren, zamana ve mekana göre değişiklik gösterdiğinden onun

kesin bir bilgisine sahip olmak güçleşir. Oysa idealar dünyası görünür

dünyadaki şeylerin tamlığını bir yansıma şeklinde temsil eder. Görünürler

ideaların sadece sönük birer gölgesidir. Örneğin tek tek görünür

ağaçlardan bağımsız ama tüm ağaları temsil eden idealar dünyasında

bir ağaç ideası vardır ve bu ağaç, ağaçların kusursuz biçimini temsil

eder. Bu tanrısal yapıda değişmez bir özdür. Platon bu özlüğü "kendinde

varlık" olarak tanımlar. Örneğin tüm görünür güzelliklerin ardında onu

kusursuz biçimde temsil eden "kendinde güzel" vardır ve kendinden

başka bir şeye gerek duymayan ama güzel olan her şeyin de güzellik

nedeni olan değişmez varlıktır. Bu durum tüm nesneler için geçerlidir.

Güzelliğin kendi güzelliğini, güzellik ideasına borçlu olması, "varlık" ile

"var olan" arasında bir ayırıma gidildiğini ve var olanların kendi varoluşlarını

Varlığa borçlu oldukları genel düşünceye götürdüğünü gösterir. Bu

noktada Varlık, idealardır ve sonradan meydana gelmemiştir ve yok da

olmayacaktır. Görünür şeyler ise sonradan "ol"dukları için onlara "var

olan" denilmiştir.

- Bu düşünce biçimi esas olarak Parmenides'in "varlık" atfetti tüm özelliklerin

izlerini taşır. Zira Parmenides, evrendeki her şeyin tek bir varlıktan

ibaret olduğu farklı varlıkların oluşmuş olmasının ise duyuların bir aldatmacası

olduğunu ve sürekli tamamlanmaya çalıştıklarından dolayı değiştiklerini

ileri sürmekteydi.

- İdealar birer kendinde varlıktırlar. Zamana ve mekana bağlı olmadan,

değişimden bağışık, kendinden başka bir şeye gereksinim duymayan,

bu yüzden sadece akıl ile kavranabilen yapılardır. Duyulur nesneler, yani

var olanlar ise zamana ve mekana tabidir, sürekli değişirler, idealara

gereksinim duyarlar ve bundan dolayı da akıl yürütmeye gerek duymadan

duyulanma nesneleridirler ve varlıklarını özlerini meydana getiren

idealara borçludurlar. Herakleitos'un değişim dediği sürece tabiidirler.

Idealar İle Duyulur Evren Arasındaki İlişki Sorunu ve Demiourgos


- Platon, maddi yapıda olan duyulur/görülür şeyler ile maddi olmayan ve

sadece düşünce ile kavranabilen soyut idealar arasındaki ilişki sorununu

erken dönem eserlerinde duyulur nesnelerin idealara "katılmaları",

idealardan belli oranda "pay almaları", ideaları onları "taklit" etmeleri veya

ideaların onlarda "bulunmaları" şeklinde açıklamaya çalışmışsa da

yaşlılık döneminde sorunu tam anlamıyla çözmediğini görmüş olmalı ki

Timaios adlı eserinde Demiourgos adını verdiği düzenleyici Tanrısal gücü

öne sürmüştür.

- Demiourgos, özünde iyi bir varlıktır ve kelime anlamı olarak "el işçisi",

"zanaatkar" olan ve bir tür "evren mimarı" olarak düşünülmüştür. Demiourgos,

başlangıçta hiçbir biçime, renge, kokuya yani onu algılayabilecek

hiçbir vasfa sahip olmayan ve bundan dolayı da var olmama durumunda

bulunan kaotik durumdaki ilk maddeyi, idealara bakarak belli bir

biçime, renge, kokuya vs kavuşturmuştur. Evreni (insan ruhu da dahil)

belli bir amaç çerçevesinde (evreni iyi kılmak) belli bir forma (idealar) göre

biçimlendirmiştir.

- Timaios adlı eserinde, bütünlüklü bir evren tablosu çizer ve bunu üç temel

nedene dayandırır. Bunlardan ilki, idealardır. İkincisi idealardan bağımsız

ve henüz bir nitelik taşımayan kaotik durumdaki ilk madde; üçüncüsü

ise formlara bakarak kaotik ilk maddeyi şekillendiren ve onu insan

için algılanabilir kılan Demiourgos'tur. Bunların üçü de ezeli ve ebedidir;

yani sonradan meydana gelmemişlerdir ve yok olmayacaklardır da.

İyi İdeası


- Platon, Parmenides'in yaptığı gibi tek bir Varlık öne sürmek yerine, bir

varlıklar çokluğu (idealar) önermiştir. Bu varlıklar, yani idealar kendi aralarında

kusursuz bir düzene ve hiyerarşiye sahiptirler. Bu hiyerarşinin en

üstünde ise iyi ideası yer almaktadır.

- Eserlerinde idealardan öz (ousia), iyi ideasından ise öz ötesi öz (hyperousia)

diye söz etmiştir. Devlet kitabında ideaları duyulur şeylerin nedeni,

iyi ideasını ise diğer idealar da dahil evrendeki her şeyin en yüksek

nedeni olarak gösterilmiş, her şeyin iyi ideasından bir miktar pay aldığı,

her şeyin iyi ideasına yöneldiği, onun gibi istediği ve tanrılığını onda bulduğu

şeklinde bir görüş getirmiştir, bunun nedeni iyi ideasının diğer idealarda

ortak bulunuyor olmasıdır.

- Böylece iyi ideası, evrendeki her şeyin ontolojik özlüğü oluşturur (Platon'un

temel ontolojik tezlerinden biridir), iyi varlıkla özdeş tutulur ("İyi

varlıktır ve varlık iyidir"). Bu ontolojik yargı, Platon'un bilgi, varlık, ahlak

ve toplum anlayışına da yansır ve insanın özünün de iyi bir varlık olduğu

sonucuna götürür.

- Demiourgos'ın Tanrısal gücü ile İyilik ideasının tüm varlığın nedeni olarak

gösterilmesi bunlardan hangisinin Tanrı olmaya layık olduğu sorunu

gündeme getirmiştir. Platon'a göre Demiourgos ve iyi ideası Tanrısallığın

iki yönünü temsil ederler. Demiourgos, Tanrının etkin düzenleyici

(akıl ve ruh sahibi) yönünü, iyilik ideası ise değişmez formel yönünü

(durgun ve sabit) temsil eder.

- Platon, iyilik, Güzellik ve Adalet idealarını birbirinden bağımsız düşünmez,

bilakis üçü arasında hiçbir fark görmeyerek üçünün de tek bir idea

olduğunu ve Varlığın en yüksek özlüğü olduğunu ifade eder (üçünü de

tek başına temsil eden iyi ideasıdır). Yani varlık, özü gereği hem iyi, hem

güzel hem de adildir. Bu görüş, zıt unsurların birbirinin yerini alırken adaletsizlik

cezasını da taşıdıklarını savunan Anaksimandros'a da bir cevap

niteliğindedir.

Şeylerin Ası! Doğası Olarak İdealar


- Sofistler ve Sokrates'e kadarki Yunan felsefenin çoğunlukla doğa araştırmalarına

yönelmesi ve bu yüzden de düşünürlerin doğa bilimcileri

(pyhsikoi) olarak adlandırılmasına yol açmış, Platon'un idealar öğretisinin

son kertede doğayı (physis) açıklamaya yönelmesi, bu durumu tekrar

felsefenin gündemine taşımıştır. Ancak Platon, kendisinden önceki

düşünürlerin görünür evren ve onun dayandığı hakikatlerden ibaret gördükleri

physisi, görünür evrenden tamamen bağımsız bir özelliğe sahip

olan idealarla değiştirmiştir.

- Platon sık sık "idea" sözcüğü yerine "physis" sözcüğünü de bu anlayış

bağlamında kullanır ve ideaları görünür şeylerin asıl doğaları olarak görür.

- idealar kavranırlar, görünemezler.

- Duyulur dünyadaki her nesnenin ideasına yönelmesi ve ideasındaki

tamlığa ulaşarak tamamlanmaya çalışması, aynı zamanda kendi doğasına

doğru bir yöneliştir. İdealar, duyulur şeylerin varoluşlarının "nedeni",

"amacı" ve "yetkinliği/tamlığı"dırlar.

- Evrendeki her şey, doğası gereği son kertede iyiliği, Güzelliği, Adaleti

tek başına temsil eden İyi ideasına yönelmektedir.

- Dolayısıyla Platon'un varlık, ahlak ve toplum anlayışında bir şeyin iyi,

güzel ve adil olabilmesi için mümkün olduğunda ideasına benzemesi,

yani mümkün olduğunca doğasını gerçekleştirmesi düşüncesine dayanmaktadır.

Ruhun Ölümsüzlüğü Öğretisi ve İdealar


- Platon, ideaları duyular dünyasından tamamen ayırdığında, insanın bu

aşkın varlıkla nasıl temas kuracağı da gündeme geliyordu ki, bu durum,

idealar öğretisiyle birlikte, ruhun ölümsüzlüğü öğretisine yönelmeyi beraberinde

getiriyordu.

- Platon, benzer benzerle bilinebilir ilkesinden hareketle, ruhu da mümkün

olduğunca idealara benzer bir yapıya sahip şekilde ele almıştır.

- Ruh, maddeye oranla daha temel ve önemli bir varlık olarak görülmüştür.

Daha önce idealar dünyasında bulunan ruh, Platon'a göre tanrısal

bir nitelik taşır. Ruh sonradan yeryüzüne sürüklenmiş, kökünden ayrı

düşmüş ve bir bedenin içinde hapsedilmek zorunda kalarak alçalmıştır.

- Platon, maddi ve somut yapıdaki bedensel duyu organlarının, hiçbir

maddilik içermeyen soyut idealarla asla temas kuramayacağını, bunun

için insanı duyu organlarından farklı bir bilme yetisiyle donatmak gerektiğini

düşünüyordu, insanı ideaların bilgisini elde edebilmesini sağlayacak

bir nitelikle donatmak gerektiğinin farkındaydı. Hiçbir duyusal ve

maddi içerik taşımayan idealar, maddi yapıdaki duyu organlarıyla bilinemezdi.

Bunun için Platon, yapıca idealara benzeyen (ruhu, hiçbir zaman

idea olarak görmeyen ama idealar dünyasında yer alan) ölümsüz ruh

anlayışını idealar öğretisiyle eş zamanlı biçimde geliştirme gereği duydu.

- İdealara ve ruha yüklenilen özellikler aynıdır: ikisi de değişmezdir, yalındır,

ölümsüzdür ve tanrısaldır.

- Platoncu düzende ruha çok büyük işlevler yüklenmiştir. Çünkü ruh, idealara

mümkün olduğunca benziyor olmasından ötürü, ideaları kendisine

bilgi nesnesi haline getirmesine yol açar. İnsan ruhu ideaya en çok benzeyen

yapı olarak ve bundan dolayı da ideaların bilgisinin ancak ruh tarafından

elde edilebileceği düşünülmüştür.

- Ruh, sonsuz olduğu için yapıca formlara benzer ama beden içinde bulunması,

zaman ve mekanda maddi olmasına da yol açar. Ruh, bu ara

konumundan dolayı idealar alemiyle insanın kültür, toplum ve siyaset

düzeni arasında bağlantı sağlayan bir köprü vazifesi görür.

- Ruh evrendeki tanrısal düzeni, kendisinde bulunan bilme yetisi sayesinde

yeryüzüne taşıyacak, iyi ideasını kavramasıyla sitenin ve yurttaşların

ideal düzene kavuşmasını sağlayacaktır.

- Ruhun bir başka işlevi ise duyulur dünyadaki şeylerin özünü, yani bilgisini

bize anımsatmadır.

PLATON'UN BİLGİ ANLAYİŞİ

Bilgi Anımsamadır


- Platon'a göre "Bilgi anımsamadır (anamnesis)". Yani önceden edinilmiş

olan saklı bilgilerin ruh aracılığıyla açığa çıkarılması, anımsanmasına

dayanır. Bunun gerekçesini ise inşa ettiği felsefi görüş olan idealar dünyasının

niteliği oluşturur. Zira Platon'a göre görünür dış dünyanın bilgisinde

biz şeylerin özünü bulamayız, çünkü dış dünya çoklu görünüme

sahiptir. Ama buna rağmen biz dünyayı, şeyleri değişmez teklik ya da öz

biçiminde algılarız. Örneğin yeryüzünde birçok ağaç olmasına rağmen

hepsine birden ağaç dememizin sebebi ağaçtan ağaca değişmeyen

özün (ousia) aklımızdaki varlığıdır. Görünür dünya sürekli deştiğine göre

bizdeki bu ağaç ideası nereden gelmektedir? Platon bunun cevabını

bu dünyadan önceki bir yaşama ve ideaların o dünyanın bilgisini bize

anımsatmasına bağlar.

- Platon, bilginin kaynağına ilişkin yargılarına Menon adlı diyalogunda "erdem

nedir" , "bilgi nedir?" sorularına cevap arayışının ve Sofistlerin bilginin

imkansızlığına yönelik tezlerini çürütmeye dayalı geliştirdiği son

aşamada "Bilgi, zaten önceden bilinen bir şeyin anımsanmasıdır" şeklinde

ifade ettiği bilmenin mümkün olduğunu kanıtlama sonucunda ulaşmıştır.

- Kesin bilgi (episteme) için ne duyu, ne algı, ne doğru sanı ya da kanaat

ve ne de kanıtlanmış doğru sanı bir zemin oluşturabilir. Kesin bilgi (episteme)

ideanın bilgisidir, duyulur onanın ötesinde, doğuştan gelir ama

anımsanmaya muhtaç niteliktedir, idealara dayanmadan kesin bilgiye

ulaşılamaz, insan bu bilgiyi ise diyalektik yöntem yoluyla elde eder.

Diyalektik Yöntem


- Platon diyalektik yöntemi insan ruhunda saklı bulunan idea bilgisinin açığa

çıkarılması amacıyla ortaya koyar. Diyalektiğin nihai amacı idealar

düzenini kavramaktır.

- Düşünmeyi insan olmanın temel şartı olarak gören Platon, insanın yaşayabilmesi

için de görünür çokluğun bilgisini idealar denilen tekliğe indirilmesine

bağlı olduğunu, ideaların bilgisinin de karşılıklı birleşme, katılma,

karışma, pay alma ilişkilerinin kavranması ve anlamlı düşünme ile konuşmanın

temel şartı ile oluştuğunu savunmuştur. Bunu kavramının

yöntemini ise diyalektik olarak vermiştir.

- Diyalektik, biri "dağınık kavramları genel bir tanım doğrultusunda toplamak"

(toplama-sunagoge), diğeri de "düşünceyi tabii eklem yerlerinden

ayırmak" (ayırma-diairesin) olmak üzere iki temel faaliyete dayanmaktadır

(Devlet Adamı adlı eser). Diyalektiğin şeyleri karışmış oldukları kaos

durumundan çıkaran ve onlara belli sınırlar tayin eden Nous'un faaliyetini

çağrıştırmaktadır.

- Platon'un diyalektik yöntemi Sofistlerin retorik yöntemi ile pek çok bakımdan

zıtlık gösterir. Sofistler şeylerin aldatıcı kopyası üzerinden yaptıkları

konuşmalarla dinleyicileri aldatabilmekteydiler. Oysa Platon'a göre

diyalektik, sözcüklerin ve nesnelerin ötesinde değişmez özü yakalamaya

çalıştığı için, bize değişmez olanın bilgisini sağlayacaktır.

- Diyalektik, duyulur şeyler üzerinden basamak basamak yükselen ve iyi

ideasının temaşa edilmesi ile nihayete ulaşan bir süreçtir (örneğin insanın

tek tek şeyleri severek bunların ortasındaki ortak nitelikleri keşfetme

sonrasında Güzelin kendisine (ideasına) ulaşması. Bu durum Adalet ve

iyi için de geçerlidir). Bu yükseliş süreci Platon'un varlıklar ve bilgi konuları

arasında yapmış olduğu hiyerarşik sıralamaya dayanır.

Bölünmüş Çizgi Benzetmesi


- Platon Devlet adlı eserinde bilginin derecelendirilmesinden bahseder ve

"bölünmüş çizgi" benzetmesiyle bunu açıklamaya çalışır. Bu iki parçadan

biri görünen dünyayı, diğeri kavranan dünyayı (idealar) dünyasını

temsil eder. Sonra bu iki parça tekrar ikiye ayrılır. Bu dört parça aşağıdan

yukarıya doğru düşünüldüğünde, alttaki iki parça duyuların değişken

ve karanlık dünyasını, üstteki iki parça ise düşünülür-kavranan olanın

aydınlık dünyayı temsil eder.

- Bu ayırım içinde en üstte kesin bilgi (episteme) sağlayan idealar alanı

yer alır. Onun altında ise geometrik şekillerin ve sayıların alanı bulunur,

idealar saf akılla (nous) (diyalektik yolu ile) kavranabilirken, sayılar ve

geometrik şekiller akıl yürütme ile (zihinle-dianomia) (matematik yolu ile)

kavranırlar. Her iki yapı kesin bilgiyi (episteme) sağlar.

- Çizginin altında yer alan bölümde imgeler, gölgeler ve yansımalar yer

alır. Bunlar karanlık tarafı teşkil eder ve sanılardan oluşur. Bunlara ilişkin

bilgi sadece tahmin (eikasia) düzeyindedir. Derecelendirme ile bunun

hemen üzerine inanç düzeyindeki bilgiyi (pistis) (insan ve doğa yapımı

nesneler, bitkiler, varlıklar ve sanat), inancın üzerine çıkarışı ve en üst

kısma da kavrayışı (us, akıl) koyar ki asıl kesin bilgi buradadır. Tahmin

ve inanç gerçek-kesin bilgi değildirler, sadece sanı (doxa) düzeyindedirler.

- Böylece Platon, idea ile akıl evrenini görünür evrenden bir de bilgi değerinin

düzeyi bakımından ayırmış olmaktadır.

Doxa (sanı), duyulur şeylerin kesinlikten yoksun bilgisi iken, episteme

ideaların kesin bilgisidir. Bu sıralamanın en üstünde yer alan iyi ideası

epistemolojik bakımdan (bilgi felsefesi) bilgi derecelerinin, ontolojik bakımdan

(varlıkbilimsel) varlık derecelerinin doruğunu oluşturur.

Platon bilgi nesnelerini taşıdıkları kesinlik düzeyine göre aşağıdan yukarıya

doğru sıralamıştır. En üstte idealar, onun altında sayılar ve matematik

nesneler, onun altında doğa ve sanat dünyası, onun altında ise gölgeler,

akisleri yansılar bulunur. İdeaların ve matematiğin bilgisi kesinlik

ve episteme olarak adlandırılır. Sanat ve doğa dünyasının bilgisi inanç,

gölgelere, imgelere ve yansılara dair bilgiler ise ancak tahmin düzeyinde

kalabilirler.

iyilik İdeası

KAVRANIR DÜNYA


idealar / Formlar

Matematik

DÜALİZM


Görünür Şeyler

(Sanat ve doğa)

GÖRÜNÜR DÜNYA


İmgeler-Yansılar

D. Noessis

(Kavrayış, Saf akıl)

C. Dianoia

(zihin-akıl yürütme)

B Pistis

(İnanç)

A. Eikasia

(Tahmin)

Episteme

(Kesin Bilgi)

Doxa (Sanı)

(Kaynak: http://100megsfree4.com/dictionary/theology/ppic/plato2.gif)

Mağara Alegorisi (Benzetmesi)


- Platon, Devlet adlı eserinde varlık ile bjlgi felsefesinin ve felsefe tarihinin

en meşhur benzetmesini ve kendi düşünce sistematiğinin de özeti niteliğindeki

mağara alegorisi ile yapar.

- Kitapta yer altında bulunan bir mağaradan ve içinde başlarını sağa sola

ya da geriye oynatamayan insanlardan söz edilmektedir. Arkalarından

yanan ateş önündeki duvara kendilerinin ve ateşin önünden geçenlerin

gölgelerini yansıtmaktadır. Mağarada zincire bağlı olanlar sadece yansıyanları

gördüklerinden dolayı bunları gerçek gibi sanırlar. Tüm gerçeklik

duvara yansıyan gölgelerden ibarettir onlar için. Oysa zincirleri bir kez

çözüldüğünde ve dışarı çıktıklarında parlayan Güneşi görecekler ve gerçekliğin

kendisi ile temas kurmuş olacaklardır. Aslında dışarıda görünen

gerçeklik de Platon için bu benzetmeden yola çıkarak idealar dünyasının

yansımasına bir örnek olarak karşımıza çıkar.

- Benzetmede mağaradaki gölgeler görünür evreni, Güneş ise ideayı ve

en başta da iyi ideasını temsil etmektedir.

- Böylece Platon insanları zincirlerinden kurtulup görünür dünyanın ardındaki

gerçekliğe, yani idealar dünyasına ulaşamaya çağırmış olmaktadır.

Çünkü evren de mağara örneğinde olduğu gibi gerçeğin değişken ve

ölümlü kopyasından başka bir şey değildir.

ÜNİTE 7 |

PLATON: AHLAK, TOPLUM VE SİYASET

ANLAYIŞI

Ünite ile ilgili bilgi:



Platon'un mutluluk ahlakı, erdem
anlayışı ruh anlayışı, ruh bölümleri ve iç düzeni ile toplum

ve site düzeni hakkında bilgiler içermektedir.

Arasınav

- |

Final-Bütünleme 5 I

PLATON'UN MUTLULUK AHLAKI VE ERDEM ANLAYIŞI


- Platon'un nihai amacı, insanların ve toplumun mutluluğudur. Ahlak anlayışı

da bu amaca yöneliktir. Bundan dolayı Platon'un ahlakı, bir mutluluk

ahlakıdır.

- Platon'a göre mutluluğun şartı iyi olmak (en yüksek idea olan ve tamlığı

ifade eden iyi ideasma), iyi olmanın şartı ise erdemli olmaktır. Ahlaklı olmak

iyi ve mutlu olmasına, erdemli olabilmesine bağlıdır. Dolayısıyla erdemin

de ne olduğu ortaya koymak gerekir.

- Sofistler, mutlu bir hayatı, güçlünün gücünü dilediğince uyguladığı,

mümkün olan en yüksek hazları (hedone) elde ettiği bir hayat olarak görmekteydiler.

Onlara göre iyilik de, sağlık, zenginlik ve mevki gibi şeylerin

elde edilmesinden ibaretti. Platon ise ilk kez Gorgias adlı eserinde erdemin

ne olduğunu tanımlamaya gitmiş ve onu "ruhun düzeni" olarak tarif

etmiştir.

- Ona göre yalnızca ruhun değil, kendisinde bir erdemden söz edilebilecek

her şeyin erdemi, kendi düzeninden gelmekteydi.

- "Mutluluk" sözcüğünün Yunanca'daki karşılığı olan "eudaimonia" sözcüğünün

anlamı (kişinin iyi ve uyumlu bir daimona (eu-daimon) olması), Platon'un

mutluluğu da bir tür ruh düzeni olarak ele aldığını göstermektedir.

Kişinin daimonunun, yani bir anlamda ruhunun iyi ve uyumlu olmasını içindeki

her şeyin daimonu ile uyumlu olmasını ifade eder. Platon'a göre mutluluk,

iyilik ya da erdem, ruhun düzeninden başka bir şey değildir. Ancak

mutluluk dışarıdan gelmez, kişi kendi ruhunu düzenledikçe kendi iyiliğini

ve mutluluğunu çizmiş olur. Böylece ruh aynı zamanda erdemin doğası

anlamına gelecektir. Çünkü onu iyi ideasına yaklaştıracaktır.

- Erdem, doğruluk ya da adalet, insanın doğası gereği kendine en uygun

durumda olması, doğasına uygun işi görmesidir. Kendisine uygun işi yapana,

kendisine özgü işlevi yerine getirene, kendi amacına ya da iyisine

ulaşabilene erdemli denilmektedir. Dolayısıyla bir şeyin erdemi, o şeyin

doğasına ve doğasının gereği olan tabii amacına uygun olarak tanımlanmıştır.

- Ruhun düzeni ifadesinde anlatılmak istenen şey, ruhun parçalarının doğalarına

uygun durumda olmalarıdır.

PLATONUN RUH ANLAYIŞI VE RUHUN İÇ DÜZENİ


- Erdemin şartı olarak görülen "ruhun düzeni" ifadesi, ruhun çeşitli parçalardan

meydana geldiğini ve parçaların birbirleriyle doğru bir ilişki içinde

olmaları gerektiğini ifade eder.

- Platon, Phaedrus eserindeki bir mitosta ruhu, biri siyah diğeri beyaz olmak

üzere iki kanatlı attan ve bir sürücüden oluşan bir at arabasına benzetir.

Bu atlardan beyaz olanı uysal iken ve talimatlara uyan iken siyah

at hırçındır, talimatların aksine hareket eder. Bu mitosa göre arabalarını

iyi idare edebilenler gökyüzünün en yüksek noktasına çıkıp idealara ulaşırlar;

kanatları güçlenir ve tekrar yeryüzüne inerler.

- At arabasındaki benzetme ve temsiller, ruhun üç parçalı yapısı olduğuna

götürür: Akıllı parça (to logistikon) (sürücü-kafa), yürekli-atılgan parça

(to tumoeides) (iyi huylu beyaz at-kalp) ve iştah duyan, arzulayan (itki)

parça (to epitymetikon) (siyah at-mide),

- Akıl parçası ölümsüzken diğer iki parça bedenin ölümüyle yok olup giderler.

- Platon, bu parçaların kendi sınırlarını bilmeleri ve doğal durumlarında olmaları

halinde, ruhta doğruluğun, adaletin ve erdemin gerçekleşeceğini

savunur.

- Ahlak, ruhun iştah ve arzularının mümkün olduğunca gemlendiği, ölçülü

bir yaşam anlamını almaktadır (bedenselin kontrol altına alınıp idealara

yönelmek).

- Akıl doğası gereği hükmetmelidir ve diğer iki parça doğaları gereği aklın

buyruklarına uymalıdır. Bu gerçekleşirse ruh, ahlaki yüksekliğe erişmiş

olacak ve doğasında doğuştan gizli bulunan idealann bilgisine erişmiş

olacaktır. Akıl; ruh, site ve evren düzeninde en yüksek düzenleyici ilkedir.

- Ruhta bir düzen kurulduğu vakit, bu düzen, site ve diğer tüm insani yapılardaki

düzen için de bir temel oluşturur. Ruhta akıllı parça, sitede filozof

ya da bilge, evrende ise tanrısal aklı temsil eden Demiourgos düzenin

meydana getiricisidir. Böylece Platon'un tüm felsefesi, aklı sonradan

meydana gelmiş olan her tür düzenin açıklayıcısı ve nedeninin kabulüne

dayanmış olmaktadır. Ruh, idealann düzeni ile site düzeni arasında

aracı konumundadır ve idealar düzenini yeryüzüne aktarmak işlevine

sahiptir.

PLATON'UN TOPLUM VE SİTE DÜZENİ ANLAYIŞI


- Yunanlılarda insan toplumsal bir varlık olarak görülürdü, dolayısıyla bireysel

mutluluk ancak toplumsal mutlulukla sağlanabilir düşüncesi yaygındı.

Dolayısıyla sitenin ahlaki bir düzene sahip olması ile mümkün olabilirdi

bu durum.

- Platon'un site düzeni anlayışı, "iyi, "doğru" ve "güzel" denen üç yüksek

değerin siteye hâkim kılınması esasına dayanır ve bu özelliğiyle siyasi

olmaktan ziyade, ahlaki bir görünüm sergiler. Platoncu toplum ve site,

zanaatkarlar, askerler ve yöneticiler olmak üzere üç toplumsal sınıftan

oluşur. Erdemli, doğru ve adil bir site, bu üç sınıfın sitede doğru biçimde

konumlanmasıyla, yani her parçanın kendi doğal konumuna göre hareket

etmesi ile kurulabilecektir.

- Bu üç sınıf, Platon'un toplum ve site düzenini ihtiyaçlara göre şekillenen

işbölümü gereksiniminin zorunlu bir sonucu olarak görür ve insan bedenindeki

organizmaların işleyişi ama aynı zamanda birbirine bağlı hareketlerine

benzerlik gösterdiğini de ifade etmiştir. Farklı organlar birbirinin

çıkarına hizmet etmek zorundadır. Her sosyal sınıf bu sayede, doğanın

verdiği mutluluk payını alabilirler.

- Platon'a göre erdem, sadece insan ruhunun parçalarının olmaları gerektiği

gibi düzenlenmelerinden ibaret değildir. Bir insanın erdemli olması,

aynı zamanda site içinde doğru biçimde konumlanmış olmasına bağlıdır.

- Platon, insanı hiçbir zaman mesleğinden bağımsız ele almamıştır. Sitede

her insanın doğal bir mesleği vardır ve bu mesleği icra etmekle yükümlüdür

(onun doğası odur). Böylece Platoncu site düzeni, sıkı bir

mesleki işbölümü düzeni haline gelmektedir. Aslında bu durum Platon'un

insanlar arasında doğaları gereği eşitsizliğin olduğu kabulüne çıkmaktadır.

- Platoncu devlet düzeni de mutlak eşitliği kabul etmez. Yunan dünyasının

geleneksel yasa yapıcılarının soy ya da servet esaslı düzenlemeleri yerine

Platon insan doğasının doğal yetenek ve eğilimlerini koyması, aristokrasi

görünümlü bir sistemi savunduğunu gösterir. Platon düşüncesine

herkesin belirli bir işi, alanı, doğal konumu vardır ve onun göre sadece

o işte iyi olmaktır. Yöneticilik de belli yeteneklere sahip kişilerin işidir (filozofların;

çünkü onların doğasında yönetmek vardır).

Sitedeki Sınıflar ve Başlıca Erdemler


- Platon, sitedeki üç sınıfla, ruhun üç parçası arasında doğrudan bir paralellik

kurar. Nasıl ki ruh için erdemlilik ruhtaki üç unsurun doğru düzeniyse,

site için erdemlilik de üç sınıfın her birinin kendine göre işlevini yerine

getirmesidir.

- Erdemin Yunanca karşılığı "arete"dir ve insanın kendi doğasına özgü işi

mümkün olan iyi şekilde yerine getirmesi düşüncesine dayanır. Herkesin

kendi doğal işlevlerine göre yer aldığı bir site, bilgedir, cesurdur, ölçülüdür,

doğrudur ve adildir.

- Yönetici sınıfın erdemi "bilgelik"tir (sophia). Yönetici sınıf bilge olursa bütün

site bilge olur. Asker sınıfının erdemi "cesaref'tir (andreia). Asker sınıf

cesur olursa tüm site csur olur. Zanaatkar sınıfın erdemi ise "ölçülülük"

tür (sophrosyne). Ruhun akıllı parçasının diğer parçaları kapsamasında

olduğu gibi ölçülülük de tüm sınıflar için gererli bir erdemdir (zevkleri

ve tutkuları kontrol eder).

- Platon, site düzeninin bütününü kapsayan başka bir erdem düzeyi daha

ortaya koyar ki doğruluk (aletheia) ve adaletten (dikaiosyne) oluşan bu

erdem site düzeni anlayışının yöneldiği en yüksek amaç olarak görülmüştür.

- Doğruluk ve adalet, toplumun tüm sınıflarını ilgilendiren genel erdemlerdir.

Yönetici sınıfın doğruluğu ya da adil olması bilgeliğidir. Asker sınıf

cesur olursa doğru ve adil olur. Zanaatkarlar da ölçülü bir yaşam sürmekle

doğru ve adil olurlar.

- Bunlardan başka bir de dindarlık (to osion) erdeminden söz edilmektedir.

Doğruluk insanlarla ilişkilerimizdeki adilliği kapsarken, dindarlık Tanrı

ya da tanrılarla ilişkilerimizdeki adaleti kapsar.

Filozof Kral


- Platon'un düzen anlayışının parçalar arasında bütünlüklü olmanın bir

gereği olarak, Ruhta akıl parçası, evrende Demiourgos ne ise, sitede filozof

kral da odur.

- Ona göre ideal sitede, ya filozoflar kraldır ya da krallar filozoftur. Bu söz

"ya güçlüler akıllı olmalı ya da akıllılar güçlü olmalıdır" anlamına gelmektedir

diyerek ideal düzenin güç ile aklın uyumlu birlikteliği olarak sunmuş

olmaktadır.

- Filozof kralın ödevi, ideaiarın tanrısal ve kusursuz düzenini temaşa etmek

ve bu düzeni sitede mümkün olduğunca uygulamaya çalışmaktır.

Bu sayede filozof kral, göksel düzenin yeryüzüne taşınmasında bir aracı

haline gelir. Filozofun iyi ideası ile kurduğu ilişki (ideaları kendi içinde

kavrayabilme yetisi filozofun doğasında vardır), aynı zamanda evren düzeninin

bütünüyle kurduğu temastır. (Platon'un, "doğa" sözcüğünden görünür

şeylerin ötesindeki ideaları ifade ettiği unutulmamalıdır)

Eğitim


- Platon'a göre site düzeni için en doğru başlangıç eğitimdir. Yurttaşlar

doğru biçimde eğitildiklerinde, tıpkı sudaki halkaların ilk halkadan düzenli

bir biçimde genişlemesindeki gibi, toplum ve sitedeki her şey de böylece

düzene girecektir. Bundan dolayı, Platoncu devlet, büyük bir eğitim

kurumudur ve yurttaşına ihtiyaç duyduğu ahlaki eğitimi verir.

- Nasıl ki site düzeni için en doğru başlangıç eğitimse, eğitim için en doğru

başlangıç da müziktir. Platon, bedenin eğitiminde dans ve jimnastiği,

ruhun eğitiminde müziği öne çıkarmıştır (Pythagorasçıların etkisi vardır).

İnsanın ruhuna müzikteki uyum ve ritim kadar iyi işleyen bir şey yoktur

ona göre. bu yüzden müzikal uyum ve ritimden, ideal site düzeni adına

mutlaka yararlanılmalıdır.

Devlet ve Yasalar Arasındaki Başlıca Farklar


- Platon, yaşlılık dönemi eserlerinden biri olan Yasalar'da, Devlet'teki katı

ve ütopik devlet anlayışını biraz esnetmiş, mülkiyeti kısmen kabul etmiş,

çocukların ve kadınların ortaklığı düşüncesinden vazgeçmiş, bir ya da

birkaç bilgenin yönetiminden ziyade kurulların yönetimini öne çıkarmış,

yurttaşları sınıflandırırken servetlerini ve gelirlerini de hesaba katmış,

daha geniş kesimlerin yönetime katılımını onaylamış ve site düzeninde

felsefe ya da dini ön plana çıkarmıştır.

- Devlet'teki üç sınıflı toplum yerine, yurttaşları gelirlerine ya da topraklarına

göre dörde ayırmıştır. Devlet'teki diyalektik vurgusu yerini din vurgusuna

bırakmıştır (dini eğitimi önemsemiştir).

Başlıca Rejim Türleri


- Platon ideal site düzeninin dayandığı ilkelerin yanı sıra bozuk ya da sorunlu

site düzenlerini de gündemine alıp incelemiştir. Yeryüzünde beş

çeşit insan olduğu gibi, beş çeşit de site, yani siyasi rejim olduğunu ileri

sürmüştür. Bunlar aristokrasi (az sayıda bilge yönetir), timarşi (savaşa

önem veren düzen), oligarşi (zenginler yönetir), demokrasi (herkesin

kendine göre davranması, düzen panayırı) ve uranlıktır (zorbalık-demokrasinin

özgürlük hırsından doğar). Bunlar, insan toplumlarının iyiden

kötüye doğru yöneldiği rejimlerdir (Devlet kitabında).

Yöneticilerin tutumlarına göre bu rejimler birbirlerine dönüşebilirler.

En kötü rejim olan tiranlıkta bile eğer tiran eğitime açık ve genç biri ise,

kolayca ideal rejime dönüştürülebilir.

ilerleyen dönemlerinde Platon, Devlet Adamı eserinde beş gücü, gücü

elinde bulunduranların sayısına göre üçe indirmiştir. Bunlar, tek adam

idaresi, küçük bir topluluğun idaresi ve çoğunluk idaresidir. Eserde tek

adamlığın kötü biçimi olarak tiranlığı, iyi biçimi olarak da krallığı gösterir.

Topluluk idaresinin iyi biçimine aristokrasi, kötü biçimine ise oligarklık

adı verilir. Demokraside ise sistem iyi de olsa kötü de olsa isim değişmez.

Platon'un siyasi rejim türlerine ilişkin değerlendirmeleri Yunan siyasi tarihinin

bir özeti gibidir. Ona göre en iyi yönetim biçimi yönetimin tek elde

toplanmasıdır.



ÜNİTE 8 |

ARİSTOTELES: VARLIK VE BİLGİ ANLAYIŞI 1

Ünite ile ilgili bilgi:



Aristoteles'in yaşamı ve yapıtları
ile varlık anlayışı, bilgi anlayışı ve mantık konusundaki

çalışmaları hakkında bilgiler içermektedir.

Arasınav

-

Final-Bütünleme 5

ARİSTOTELES'İN YAŞAMI VE YAPITLARI (M.Ö 384- 322)


- Platon'un öğrencisi, Büyük iskender'in hocasıdır. Platon ile birlikte Batı

düşüncesinin en önemli iki filozofundan biri sayılmıştır. Fizik, astronomi,

ilk felsefe, zooloji, mantık, politika ve biyoloji gibi konularda pek çok eser

vermiş ve bundan dolayı da felsefe tarihinde özgün yere sahip olmuştur.

- Atina'da kurmuş olduğu "Liseum" isimli okulun öğrencileri felsefi ya da

bilimsel meseleleri genellikle okulun avlusunda ya da yürüyüş yollarında

tartıştıkları için bu okulun mensuplarına "peripathetikler" (gezinenler) de

denmiştir.

- Eserlerinden önde geleni, mantığı konu edinen "Organon"dur. Aristoteles'ten

önceki felsefede önceleri doğa, sonra insanla ilgili pratik sorunlar

araştırılmış, Platon bunlara bir de diyalektik'i (idea öğretisi, metafizik)

katmıştı. Böylece beliren üç sorun alanının başına, Aristoteles şimdi yeni

bir bilim olan mantık'ı ( Logike) koyar ve Organon adlı eserinde bu konuya

değinir. Bu eser, Kategoriler, Peri Hermeneias (Önerme Üzerine),

I. Analitikler, II. Analitikler, Topikler ve Sofistik Çürütmeler adlarını taşıyan

altı kitaptan oluşmakta ve akıl yürütmelerin dayandığı ilkeleri kapsamaktadır.

- Metafizik adlı eserinde ise "ilk felsefe" olarak adlandırdığı varlık sorununu

ele almıştır. Doğayı incelediği Physika (Fizik), hayvanları ele aldığı

Peri ta zoa historia (Hayvanlar Üzerine), ruh sorununu ele aldığı Peri

Psykhe (Ruh Üzerine), ahlak sorunlarını ele aldığı Ethika Nikomakhea

(Nikomakhos Ahlakı), devlet ve siyaset sorunlarını ele aldığı Politika ve

Athenaion (Atinalıların Devleti), hitabeti ele aldığı Rhetorika ve sanat konularını

ele aldığı Poetika diğer eserleridir.

ARİSTOTELES'İN VARLIK ANLAYIŞI

Madde-Form İlişkisi


- Aristoteles, hocası Platon'un aksine ideayı ya da formu asla görünür

şeylerden arı düşünmemiş, onun görünür şeylerde içkin olduğunu savunmuştur.

Platon'un ideaları görünür dünyayı birbirinden ayıran ikici

(düalist) anlayışının tersine Aristoteles, gerçekliğin-hakikatin görünür evrende

olduğunu ve görünür olandan bağımsız bir başka hakikatin olmadığını

dile getirmiştir,

- Hocası Platon gibi gerçekliği forma, öze ya da ideaya yükler. Ancak ona

göre bu öz, görünür eylerin içinde gelişen bir özdür (ousia). Madde (hyle)

ile idea veya özün bir aradahğı birçok sorunu da beraberinde getirmiş,

Platon'un ideaların görünür şeylere nasıl varlık kazandırdıklarını "katılma,

"pay alma", "bulunma" ve Demiourgos isimli tanrısal araç gibi açıklamalarına

karşılık Aristoteles böyle bir aracılığa ihtiyaç duymamıştır.

- Madde ancak form sayesinde, formun kendisinde açığa çıkmasıyla gerçeklik

ve varlık kazanır. Form da kendisini ancak maddede açığa çıkarabilir

ve maddede kendini gerçekleştirir. Şu halde madde ile form arasındaki

karşılıklı bir bağımlılık ilişkisi vardır.

- Aristoteles'e göre formun kendisinde henüz hiç açığa çıkmadığı, tam bir

gizillik (dynamis) içinde bulunduğu ilk madde/salt madde (henüz form

kazanmamış ama form kazanma gücü olan), henüz varlık ve gerçeklik

kazanmış değildir. Form, onda kendisini açtıkça, gizlilikten edimselliğe,

potansiyellikten aktüelliğe, dynamisten energeiaya döndükçe madde

gerçeklik ve varlık kazanacaktır. Oluş (genesis) denen şey gizil durumdaki

formun maddede edimselleşmesinden (imkan halinde olanın açığa

çıkması) başka bir şey değildir. Ağaç ideasında Platon'un yeryüzünde

farklı farklı ağaçların olduğuna yönelik olarak, her ağacın farklı ölçülerde

ağaç ideasından pay aldığını söylerken, Aristoteles, tikel ağaç arasındaki

farklılıkları özün veya formun tek tikellerde farklı ölçülerde edimsellemiş

olmasıyla açıklamış oluyordu (teklik-çokluk sorununa sunduğu

çözüm).

- Tek tek tikel varlıklar, maddedeki gizil formun edimselleşmesi sonucu ortaya

çıkar. Latince'de bu durum potentialiteden aktüaliteye, Yunanca'da

dynamisten energeiaya, Arapça'da ise kuvvetten fiile çıkma olarak ifade

edilir.

- Evrendeki her şey, kendi formunu veya özünü, mümkün olduğunca

edimselleştirmek, yani mükemmelleştirmek, tamamlanmak (entelekheia)

amacına yönelmiştir. Madde başlangıçtır, öz/form ise erektir (amaçtır)

ve kendi özünü gerçekleştirmeye yöneliktir. Entelekhia, her maddenin

taşıdığı içsel gizil formu edimselleştirmesi anlamında bir yasallıktır.

Hareket Etmeyen Hareket Ettirici: Tanrı


- Aristoteles'e göre Tanrı, hiçbir maddilik taşımayan ve bu yüzden harekete,

zamana ve mekana tabi olan salt form, salt edimselliktir. Tümüyle

edimselleşmiş, yani tamamlanmış, mükemmelleşmiş formdur. Bu özelliğiyle

Tanrı, kendisine yönelmiş bir düşünmeden ibarettir ve diğer tüm

şeylerin hareketlerinin nedeni olarak hareket ettiricidir.

- Tanrı, formun mutlak biçimi olduğu için mutlak gerçekliktir. Çünkü var olması

için kendisinden başka bir şeye gereksinim duymaz. Eksiksiz form

olduğundan evrendeki her varlık için nihai amaçtır. Bazen "salt düşünce"

veya "salt akıl" şeklinde de tanımlanmıştır, ilk hareket ettiricinin hareketsiz

olması gerektiğinden dolayı (Tanrı) hareketsizdir ve bu yüzden maddilik

de taşımaz.

- Aristoteles'in Tanrı'ya yüklemiş olduğu amaca yönelik form yasallığı,

varlık anlayışının teleolojik (ereksel-amaçsal) olduğunu gösterir.

Dört Neden Öğretisi


- Evrenin meydana gelmesine neden olan dört unsur: Madde, form/öz,

Tanrı ve amaç. Evrenin meydana gelmesinde diğer bir değişle Maddi

Neden, Formel Neden, Etker ya da Etkin Neden ve Erek Neden bulunmaktadır.

Sözgelimi bir mezar taşı için mermer, maddi nedeni, mezar taşının

formu ve biçimi formel nedeni, taşın mezarlıkta ölünün kimliğini belirlemek

için kullanılmak amacıyla yapılması amaç nedeni, taşı yontan

ve mezar taşını yapan kişi ise etker nedeni oluşturur.

- Evren ilk madde olan kaotik maddede mevcut olan gizil formun edimselleşmesi

ile varlık kazanmıştır. Evrenin meydana gelmesinde ezeli iki unsur

böylece madde ve form olarak karşımıza çıkar.

- Aristoteles, kendisinden önce evren konusundaki düşünceleri bir tarafa

atmamış, bilakis kendisine kadar biriken bütün bilgileri derleyip toplayarak

bütüncül bir öğreti geliştirmiştir. Örneğin doğa filozoflarının öne sürmüş

olduğu toprak, hava, su ve ateş şeklindeki maddi nedenleri benimsemiş,

Tanrı, gök cisimleri, ruh ve akıl gibi soyut yapılar dışında kalan

maddi şeyleri belirtilen maddi nedenlerden meydana geldiğini savunmuştur.

Diğer taraftan, Platon'un idealarını farklı bir yorumla da olsa evrenin

formel nedeni kabul etmiş, Anaksagoras'ın Nous'u ya da Platon'un

Demiourgos'u Aristoteles'te dört neden öğretisindeki etker neden olan ilk

hareket ettirici salt forma öncülük etmiştir.

Töz, İlinek İlişkisi ve Kategoriler


- Aristoteles sisteminde, evren düzenindeki ilk maddede (kaotik) hiçbir

form bulunmamaktaydı, dolayısıyla da hiçbir özelliğe ve bilinebilirliğe de

sahip değildi. Ancak salt madde, özü edimselleştirdikçe, yani varlık kazandıkça

bazı yüklemler alarak niteliklenir ve bizim konuşma, düşünme

gibi yetilerimize karşılık gelerek kavranırlar. Aristoteles şeylerin aldığı nitelikleri

kategoriler şeklinde 10 unsurda belirtir.

- Formun edimselleşmesi ile meydana gelen tüm varlıklar, kendilerini bize

daima belli niteliklerle, yüklemelerle sunarlar. Aristoteles bunlara kategoriler

demiştir. Töz, nicelik, nitelik, ilişki, yer, zaman, konum, iyelik, etkinlik,

edilginlik içinde dokuzu ilinektir, biri tözdür. İlinek, bir şeyin renk, koku,

şekil vb gibi değişken olan ikincil niteliklerdir. Bir şey hakkında konuşmamız,

yargılamamız, düşünmemiz bunlardan birine veya birkaçına

ilişkin olmaktadır.

- Töz, genel anlamda bir şeyi, o şey yapan özellik olarak tanımlanabilir.

Örneğin kalemi kalem yapan şey, tek tek tüm kalemlerde ortak bulunur

ve kalemlerin ilinekleri, yani biçimleri, renkleri, sayıları vs. değişse bile

kalem tözlüğü değişmez. Ama töz, asla ilineklerden ayrı var olamaz.

Daima belli ilineklerle beraberdir.

Doğa Düzeni ve Hareket


- Aristoteles'e göre doğa, harekete tabi olan maddi yapıların bütününü ifade

eder. Ona göre doğa araştırması, her şeyden önce hareket yasalarının

araştırılmasıydı.

- Evren anlayışı, Ay-altı alem, Ay-üstü alem ve sabit yıldızlar alanı olmak

üzere üçe ayrılır. Ay-altı alem, yeryüzüdür, her şey dört elementten yapılmıştır

(Empedokles'in hava, su, ateş ve topraktan oluşan dört nedeni)

ve doğrusal harekete tabidir. Yani hareketler bir noktada başlar başka

noktada biter (ölümlüdür). Dairesel hareket de merkeze doğru hareket

ve merkezden uzaklaşan hareket olarak da ikiye ayrılır.

- Ay-üstü alemdeki gök cisimleri ise esir denen bir maddeden yapılmışlardır

ve bu yüzden tanrısal nitelikteki değişmez dairesel nitelikteki harekete

tabidirler (Pythagorasçılardan beri dairesel hareket mükemmelliğin ve

tanrısallığın simgesi kabul edilmekteydi). Sabit yıldızlar alemi ise, tanrısal

olana en yakın alandır ve hareketini doğrudan tanrıdan aldığı için değişmezliğe

yakın mükemmellikte bir görünüm sergiler, yani hareket yoktur.

Bu, evren tablosu kendisinden sonrakileri etkilemiş, yaklaşık iki bin

yıl süren paradigma oluşturmuştur.

ARİSTOTELES'İN MANTIĞI VE BİLGİ ANLAYIŞI


- Aristoteles bilimleri üçe ayırmıştır:

1. Teorik bilimler: Bilgiyi, bilginin kendisi adına isterler (fizik, matematik, metafizik).

2. Pratik Bilimler: Bilgiyi bir erdem rehberi olarak alan ve hangi amaca göre

nasıl eylenmesi gerektiğini inceleyen bilimlerdir (politika).

3. Poietik bilimler: Üretim ile ilgilenirler, bilgiyi üretimde araç kılarlar ve bilginin

yararlı ve güzel bir şey yapmak için kullanırlar (müzik, resim, heykel, tragedya

gibi sanat dalları ile marangozluk, demircilik gibi üretime dayalı zanaatkarlar).

- Bunlar dışında bir de mantık bilimi vardır. Diğer tüm bilimlere yöntem

olarak uygulanmaktadır. Esası doğru akıl yürütmenin biçimlerini çözümlemek

ile ilkelerini ve kurallarını belirlemek oluşturur.

- Mantık, en genel ifadesiyle doğru çıkarımlar türetme yönetimi ki bunun

da iki biçimi vardır: tümdengelim ve tümevarım.

- Tümdengelim, genelden tikele, tümevarım ise tikelden tümele varan akıl

yürütme biçimidir.

- Geçerli bir akıl yürütme mutlaka kendiliğinden açık olan temel ilkelere

dayandırılmalıdır. Bu ilkeler üç tanedir:

1. Özdeşlik ilkesi: Her şeyin kendi kendisi ile özdeş olmasıdır (A, A'dır).

2. Çelişmezlik ilkesi: Varlık bakımından bir şey hem kendisi hem kendisi olmayan

olamaz aynı anda (A hem A, hem A olmayan olamaz).

3. Üçüncü halin imkansızlığı: Varlık bakımından bir şeyin kendisi hem kendisi

olmayan olabileceği, bunun dışında bir başka seçeneğin olmamasıdır (A,

ya A'dır ya da A olmayandır. Başka seçenek yoktur). Önerme bakımından düşünüldüğünde

ise bir önermenin ya doğru ya yanlış olacağını, üçüncü bir şıkkın

mümkün olmadığını ifade eder.



ÜNİTE 9

ARİSTOTELES: RUH, AHLAK VE SİYASET

ANLAYIŞI

Ünite ile ilgili bilgi:



Aristoteles'in ruh, ahlak, erdem,
toplum ve siyaset anlayışı hakkında bilgi

sahibi olmak.

Arasınav

Final-Bütünleme

ARİSTOTELES'İN RUH ANLAYIŞI


- Aristoteles, ruhun parçalarından ziyade farklı yetilerinden söz edilmesi

gerektiğini savunmuş ve ruh göçü öğretilerini eleştirmiştir. Ona göre ruhun

bedenden bütünüyle ayrılıp kendi başına bir yaşam sürebileceğini

düşünmek doğru değildir. Form ile madde, ruh ile bende daima birliktedir.

- Aristoteles, ruhu bir hareket ilkesi olarak görürken, maddenin hareketini

forma, bedenin hareketini ise ruha bağlar. Bundan dolayı ruh, beden hareketinin

kaynağı, bedenin nihai nedeni ve özü durumundadır.

- Aristoteles, bitkilerde ve hayvanlarda da ruhun bulunduğunu düşünmekteydi.

Beslenme ruhu, bitkilerde, hayvanlarda ve insanlarda ortak olarak

bulunurken, duyusal ruhu (duyum ruhu) hayvanlarda ve insanlarda, akılsal

ruh ise sadece insanlarda bulunmaktadır.

- Akılsal ruh, edilgen akıl ve etkin akıl olmak üzere ikiye ayrılır. Etkin (faal)

akıl, soyut düşünmenin olup bitti ölümsüz bir yapı (bedenden ayrı, soyut

kavramları, tümelleri ve tanrısal olanı kavrar) iken edilgen akıl bedenle

bir arada bulunan ve duyular ya da algı yoluyla edinilen bilgilerin

toplandığı akıldır. Böylece insan, hayvanlarla ve tanrı arasında bir konumda

durur. İnsandaki bu ikili-çift yönlü yapı Aristoteles'in ahlak anlayışına

da yansır. Zira bu noktada teorik akıl ve pratik akıl şeklinde de bir

ayırıma gitmek mümkün. Matematik, geometri, metafizik gibi soyut disiplinlerle

ilgilenen teorik aklın tersine pratik akıl eyleyen insanın davranışlarına,

arzularına, istemlerine yön verir.

ARİSTOTELES'İN AHLAK VE ERDENİ ANLAYIŞI


- Aristoteles de hocası Platon gibi etik (ahlak) konusuna eylemlerin daima

bir erek (amaç) doğrultusunda bakar ve tüm insani eylemlerin son kertede

insanın iyiliği, mutluluğu amacına yönelmiş olduğunu düşünür. Mutluluk

anlayışı "mutluluk ahlakı" olarak adlandırılır.

- Ona göre iyi olma veya mutluluk, erdeme uygun etkinliklerle elde edilebilir.

Erdem, insanın kendi amacına uygun durumda olması (kendi ereği

olan forma uygun davranması gibi), doğasına uygun eylemesi, ruhun

farklı bölümlerinin doğru biçimde hareket etmesi ve bedenin işlevlerini

uygun biçimde yerine getirmesine bağlıdır.

- Eylemin ahlaki değer taşıyabilmesi için gönüllü, bilinçli ve özgür biçimde

seçilmiş olması gerekir. Ona göre erdemli bir kişilik, insanın özgür seçimleri

ile daima erdemi seçerek ve bunu alışkanlık haline getirerek başarabilecek

bir amaçtır, iki tür erdemden söz eder: Etik erdemler, insanın

istemesinin ve seçimlerinin eğitilmesiyle oluşurlar ve gündelik hayattaki

eylemlerini kapsarlar. Dianoetik erdemler ise bilim, sanat, pratik ve

teorik bilgiler gibi akli uğraşlarla ilgilidirler.

- Erdem, insanın aşırılıklardan ve eksiklikten kaçınması, daima ortayı araması

ve onu tercih etmesidir. Erdem, tercihlere ilişkin bir huydur. Tercihlere

ilişkin olarak, aklı başında bir insanın, aklını kullanarak seçtiği ve

bizle ilgili orta olanda bulunma huyudur (korkaklıkla gözü karalık arasında

ortada olan cesaret gibi).

- Dianoetik erdemler ise zorunlu ve ezeli-edebi şeylerin bilgisi olan bilim,

şeyleri nasıl meydana getireceğimizin bilgisi olan sanat, bilimin kendilerinden

hareket ettiği ilk ilkelerin bilgisini veren sezgisel akıl, insan hayatının

amaçlarının nasıl sağlanabileceğinin bilgisini veren pratik bilgelik

ve sezgisel akılla bilimin birliğini ifade eden felsefi, yani teorik bilgelikten

meydana gelmektedir.

- Adalet konusunda ise adaleti iki ayrı anlamında kullanır:

1) Yasaya uygun olan: Adaletin tümel ve evrensel anlamıdır.

2) Doğru ve eşit olan: kendi içinde ikiye ayrılmaktadır:

a) Dağıtıcı ya da pay edici adalet: Sitenin ya da toplumun getirilerini, kazançlarını

yurttaşlar arasında adil biçimde pay etmeye dayanır.

b) Düzeltici adalet: Yurttaşlar arasında baş gösteren anlaşmazlıkların giderilmesi,

suçların cezalandırılması esasına dayanır.

ARİSTOTELES'İN TOPLUM VE SİYASET ANLAYIŞI


- Platon gibi Aristoteles de insanı toplumsal bir varlık olarak görmüş ve

onu daima yaşadığı toplumla birlikte düşünmüştür.

- Ona göre insanın kendi iyisine ve mutluluğa ulaşabilmesi ancak devlet

ve toplum yaşamı içinde mümkündür. Devlet de insanın mutluluğu için

vardır.

- Devlet de tıpkı doğada var olan şeyler gibi doğal bir varlıktır; çünkü insanın

doğal ihtiyaçlarından ve eğilimlerinden doğmuştur. Zira insan toplumsal

ve siyasal bir hayvandır.

- ideal site, nüfus ve toprak bakımından amacını gerçekleştirecek büyüklüktedir

ve çiftçilerden, zanaatkarlardan, zengin tüccarlardan, askerlerden,

din adamlarından ve yargıçlardan oluşur. Ona göre ideal toplumun

olmazsa olmazları olsa da çiftçilerin gerekli boş zamanları edinemeyeceklerini,

zanaatkarların ve tüccarların yaptıkları iş gereği erdeme yatkın

olmadıklarını savunarak bu üç sınıfın yurttaşlık hakkından mahrum bırakılmalarını

savunmuştur. Askerler, din adamları ve yargıçlar gerçek anlamda

sitenin parçalarıdırlar ve bundan dolayı da yönetimde söz sahibidirler.

Bununla birlikte köleliğin meşruiyetini de kabul etmiştir. Ancak o

dönemin koşulları da bu düşünceleri doğurmaya müsaittir.

- Devlet, büyük bir eğitim kurumu olarak yurttaşlarını akli ve ahlaki bir eğitimden

geçirir.

Siyasi Rejim Türleri


- Aristoteles, kendi çağındaki site düzenlerini çok iyi ve çok kötü olmak

üzere ikiye ayırır.

- İyi siyasi rejimler ona göre sırasıyla: tek bir adamın idaresine dayalı olan

krallık, birden çok ehil (bilge) ve asil kişinin idaresine dayalı olan aristokrasi

ve çoğunluğun idaresine dayalı olan politi rejimdir. Krallık yoziaştığında

tiranlığa, aristokrasi yozlaştığında oligarşiye, politi yozlaştığında

demokrasiye dönüşür. Böyiece üç iyi rejime karşılık üç kötü rejim sıralanmış

olur.

- Aristoteles krallığın ve aristokrasinin en ideal rejimler olabileceğini savunsa

da, bu rejimleri sağlıklı biçimde işletecek bilge yöneticiler bulmanın

güçlüğünden dolayı politiyi en gerçekleştirilebilir rejim olarak destekler.

Platon'un Devlet eserinde çizdiği idealist tabloya karşılık Aristoteles

nispeten gerçekçi siyasi öğretiler geliştirmiştir.